Genel Teorik Bilgiler — 29 Kasım 2012

Bir adım ileri iki adım geri

ÖNSÖZ

      Uzayıp giden inatçı ve hararetli bir savaşım sürecine girildiği zaman, bir yandan ilerideki girişimleri belirleyecek temel, ana noktalar ortaya çıkmaya başlarken, bir yandan da bu noktalara bakışla, savaşımın, göreceli olarak küçük ve önemsiz yanları giderek gerilere itilir.
Partimiz içinde, altı aydan beri bütün parti üyelerinin dikkatini üzerine çeken savaşımda da durum böyledir. Bugün, bütün savaşımın genel çizgileri içinde, pek az ilgi çekici olan birçok ayrıntıya ve temelde hiç ilgi çekici olmayan birçok kavgaya değinmek zorunda olduğum için, gerçekten önemli ve temel iki noktaya, hiç kuşkusuz tarihsel önemi olan ve bugün partimizin karşı karşıya bulunduğu [sayfa 7] en ivedi siyasal ve son derece önemli iki noktaya, daha başından, okurun dikkatini çekmem gerekiyor.
Birinci nokta, partimizin “çoğunluk” ve “azınlık” olarak ikiye bölünmesinin siyasal önemine ilişkindir. Bu bölünme, partinin İkinci Kongresinde ortaya çıkmış, ve Rus sosyal-demokratları arasındaki bütün öteki bölünmeleri geriye itmiştir.
İkinci nokta, örgütlenme sorunlarında, yeni İskra‘nın[2] tuttuğu yerin —bu yer gerçekten bir ilkeye dayandığı sürece— ilke olarak önemine ilişkindir.
Birinci nokta, partimizdeki savaşımın başlamasıyla, bu savaşımın kaynağıyla, nedenleriyle ve temel siyasal niteliğiyle ilgilidir. İkinci nokta, savaşımın kesin sonuçlarıyla, bitimiyle, ilke diye ne varsa hepsinin biraraya getirilmesi, kavga diye ne varsa hepsinin bir yana konmasıyla elde edilecek ilkeler toplamıyla ilgilidir. Birinci noktanın yanıtı, parti kongresindeki savaşımın tahliliyle; ikinci noktanın yanıtı ise yeni İskra‘nın ilkelerindeki yeni şeylerin tahliliyle verilmiştir. Broşürümüzün onda-dokuzunu kaplayan bu iki tahlil, “çoğunluğun” devrimci, “azınlığın” ise, partimizin oportünist kanadını oluşturduğu sonucunu ortaya koymuştur. Bugün partiyi iki kanada bölen ayrılıklar, program ya da taktik sorunlarına değil, genellikle örgütlenme sorunlarına ilişkindir. Yeni İskra tutumuna derinlik kazandırmaya çalıştıkça ve bu tutum merkez kurullarına üye çağırma kavgalarından arındıkça, ortaya çıkan yeni görüşün, örgütlenme sorununda oportünizmden başka bir şey olmadığı daha iyi anlaşılmaktadır.
Partimizdeki bunalımla ilgili mevcut yazıların, gerçekleri yorumlama ve inceleme açısından başlıca eksikliği, parti kongresi tutanakları üzerine hemen hemen hiç eğilmemiş olmasıdır; temel örgütlenme ilkelerini aydınlatmaları açısından bakıldığı zaman, aynı yazılarda görülen eksiklik, bir yandan yoldaş Martov’la yoldaş Akselrod’un, [sayfa 8] Tüzüğün birinci maddesini yazarken yapmış oldukları ana yanlış ve bu yanlışı savunmaları, öte yandan İskra‘nın örgütlenme ilkeleriyle ilgili tüm “sistemi” (burada bir sistemden sözedilebilirse) arasında bulunan, varlığı sugötürmez bağın tahlil edilmemesidir. “Çoğunluğun” yazılarında, birinci madde üzerindeki tartışmanın önemine birçok kez değinildiği halde, İskra‘nın şimdiki yazıkurulu, açıktır ki, sözkonusu ilişkiye dikkat bile etmemektedir. Gerçekte yoldaş Akselrod’la yoldaş Martov, birinci madde üzerinde yaptıkları ilk yanlışlığı şimdi yalnızca derinleştiriyor, geliştiriyor, genişletiyorlar. Aslında, oportünistlerin örgütlenme sorunu üzerindeki tutumları, birinci madde üzerindeki çekişmeler sırasında zaten ortaya çıkmaya başlamıştı: sımsıkı kaynaşmamış gevşek bir parti örgütünü savunmaları; parti kongresinden ve onun seçtiği kurullardan başlayarak, partiyi yukardan aşağı örgütleme düşüncesine (bu “bürokratik” düşünceye) düşmanlıkları; her profesöre, her yüksek okul öğrencisine, her “grevci”ye, kendini parti üyesi ilân etme olanağını verecek biçimde, partiyi aşağıdan yukarıya örgütleme eğilimi; bir parti üyesinin, parti tarafından tanınmış bir örgüte bağlı olmasını öngören “biçimciliğe” düşmanlıkları; “örgütlenme ilişkilerini yalnızca platonik olarak kabule” yatkın burjuva aydınının anlayışına kaymaları; oportünist anlayışta daha da derine gitme ve anarşistce sözlere bağlanma eğilimleri; merkeziyetciliğe karşı özerkliğe yatkınlık göstermeleri — kısacası bütün bunların hepsi, yeni İskra‘da şimdi bol bol çiçekleniyor ve ilk yanılgının, tümüyle ve somut biçimde giderek daha çok açığa çıkmasına yardım ediyor.
Parti kongresi tutanaklarına gelince, bu tutanakların haksız yere ihmal edilmesi, ancak, tartışmalarımızın kavgalarla içinden çıkılmaz bir duruma getirilmiş olması gerçeğiyle ve ola ki bu tutanakların, çok tatsız birçok gerçeği içermesiyle açıklanabilir. Parti kongresi tutanakları, [sayfa 9] partimizdeki gerçek durumu ortaya koyması açısından kendi türünde tektir ve doğruluk, tamlık, kapsam, zenginlik ve sahih olma bakımından eşsizdir; harekete katılanların görüşlerini, duygularını, tasarımlarını ortaya koyan, bizzat onlar tarafından çizilmiş bir resimdir; partideki siyasal hizipleri, onların göreceli güçlerini, karşılıklı ilişkilerini ve savaşımlarını gözler önüne seren bir resimdir. Eskiye ait kalıntıların ve salt hizip bağlarının temizlenmesinde ve bunların yerine tek bir büyük parti bağının konmasında ne denli başarı sağlamış olduğumuzu bize gösteren şey, parti kongresi tutanaklarıdır ve yalnızca bu tutanaklardır. Partisinin işlerine bilinçli olarak katılmak isteyen her parti üyesine düşen görev, parti kongremizi incelemektir. İncelemekten sözediyorum, çünkü salt, tutanaklardaki hammadde yığınını okumak, kongrenin görünümünü kavramak için yeterli değildir. Kısa konuşma özetlerinin, kuru tartışma özetlerinin, küçük (görünüşte küçük) noktalar üzerindeki ufak çekişmelerin biraraya gelerek bir bütün halini alması, ancak dikkatli ve kendi başına yapılan bir incelemeyle sağlanabilir ve bir parti üyesi, ancak böylelikle, her ünlü konuşmacının canlı çehresini kavrayacağı ve parti kongresine gelmiş her temsilci grubunun siyasal yüzünü bütün yanlarıyla anlayacağı bir noktaya ulaşabilir (ulaşması gerekir). Bu satırların yazarı, okuru, parti tutanakları üzerinde geniş ve kendi başına bir inceleme yapmaya özendirebilirse, çalışmasının boşa gitmediğine inanacaktır.
Sosyal-demokrasinin karşıtlarına da bir-iki söz. Onlar, bizim tartışmalarımızı zevkle seyrediyor ve yüzlerini buruşturuyorlar; kuşku yok ki, benim bu broşürümden yalnızca partimizin başarısızlık ve kusurlarıyla ilgili bölümleri seçip, kendi amaçları için kullanmayı deneyeceklerdir. Ancak Rus sosyal-demokratları, savaş alanında öylesine çelikleşmişlerdir ki, bu tür iğnelemeler onlara vızgelecek ve işçi sınıfı hareketi büyüyüp gelişerek bu eksiklikleri [sayfa 10] kesinlikle ortadan kaldırıncaya kadar, o kişiler ne derse desin, sosyal-demokratlar kendi işlerini özeleştirinin ölçüsüne vurmaya, kendi eksikliklerini amansızca sergilemeye devam edeceklerdir. Muhaliflerimize gelince, bırakalım, bizim İkinci Kongremizin tutanaklarıyla ortaya çıkarılan resme uzaktan bile benzese, kendi “partileri”ndeki gerçek durumun bir görünümünü gözler önüne sermeyi denesinler! [sayfa 11]

Mayıs 1904                                                          N. LENİN


A.
KONGRE HAZIRLIKLARI


Bir söz vardır, herkes sabahtan akşama kendi yargıcına sövme hakkına sahiptir, derler. Bizim parti kongremiz de, herhangi bir partinin kongresi gibi, önderliğe oynayan ama bozguna ugrayan bazı kişiler için bir yargıçtı. Bugün bu “azınlık” temsilcileri, zavallılık sınırına yaklaşan tam bir bönlükle “kendi yargıçlarına sövüyorlar”, kongreye gölge düşürmek, onun önemini ve yetkisini küçültmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu çaba, belki de en canlı biçimde, 57 sayılı İskra‘daki bir yazıda, kongrenin egemen “göksel bir varlık” olduğu düşüncesini tiksintiyle karşıladığını söyleyen “Pratik İşçi”[3] tarafından dile getiriliyor. Bu, yeni İskra‘nın, suskunlukla geçiştirilmesi olanaksız, çok [sayfa 12] karakteristik bir özelliğidir. Çoğunluğu kongre tarafından reddedilen yazıkurulu, bir yandan kendisine “parti”nin yazıkurulu adını yakıştırıyor, öte yandan kongrenin göksel bir varlık olmadığını öne süren kişilere kucak açıyor. Ne güzel değil mi? Evet beyler, kongre gerçekte göksel bir varlık değildi; ama orada yenik düştükten sonra kongreye “sövüp sayanlara” ne demeli?
Gerçeği görmek için, kongre hazırlıklarının geçmişindeki başlıca olayları anımsayalım.
İskra, 1900′de yayın hayatına girişini duyururken,[1*] daha ilk baştan, birleşmemizden önce, sınır çizgilerinin belirlenmesi gerektiğini belirtmişti, İskra, 1902 konferansını[4] bir parti kongresi[2*] olarak değil, özel bir toplantı olarak gerçekleştirmeye çalışıyordu. İskra, konferansta seçilen hazırlık komitesini yeniden kurduğu 1902 yaz ve güz aylarında aşırı ölçüde ihtiyatlı davranıyordu. Sonunda, sınırların çizimi işlemi, hepimizin bildiği gibi, tamamlanmıştı. Hazırlık komitesi, 1902 yılının sonunda kurulmuştu. İskra, komitenin sağlam bir şekilde kuruluşunu olumlu karşıladı ve 32′nci sayısında yayınlanan bir başyazıda, bir parti kongresinin toplantıya çağrılmasının çok ivedi ve ciddi bir zorunluk olduğunu ilân etti.[3*] Bu durumda, bize yüklenebilecek en son suç, ikinci kongreyi toplamakta ivedi davranmış olmamızdır. Gerçekte bize rehberlik eden kural, kumaşı kesmeden önce yedi kez ölçünüz, kuralıydı; kumaş kesildikten sonra, artık yoldaşlarımızın sızlanmaya başlamamalarını ve kumaşı tekrar tekrar ölçmeye kalkışmamalarını beklemek hakkımızdı.
Hazırlık komitesi İkinci Kongre için çok dikkatli kurallar (şimdi bazıları, siyasal ürkekliklerini örtmek için bu [sayfa 13] kuralları biçimci ve bürokrat diye tanımlıyorlar) koydu; bu kuralları bütün öteki kurullardan geçirdı ve sonunda onayladı. Komite, başka noktaların yani sıra, 18′inci maddede şu koşulu da koydu: “Kongrenin bütün kararları ve yaptığı bütün seçimler, partinin kararlarıdır ve bütün parti örgütlerini bağlar. Hiç kimse, hiç bir bahane ile bu kararlara karşı koyamaz. Bu kararlar, ancak, bir sonraki parti kongeesi tarafından değiştirilebilir ya da kaldırılabilir.”[4*] Zamanında, hiç bir yakınmaya neden olmaksızın kesin bir gerçek olarak kabul edilen bu sözler, kendi başlarına ne kadar masum, değil mi? Ama ne garip, bugün “azınlığa” karşı bir yargı olarak görünüyorlar. Bu noktaya neden yer verildi? Salt formalite olsun diye mi? Elbette değil. Bu madde gerekli görüldü. Gerçekten de gerekliydi. Çünkü parti, birbirinden ayrı, bağımsız birtakım gruplardan oluşuyordu. Bunlar kongreyi tanımayı reddedebilirlerdi. Bu madde gerçekte bütün devrimcilerin özgür iradesini yansıtıyordu. (şimdi bu “özgür” sözcüğü, yerli-yersiz ve gereğinden çok kullanılıyor, gerçekte “kaprisli” nitelemesini gerektiren durumlar için kullanılıyor.) Bu madde, bütün Rus sosyal-demokratları tarafından karşılıklı olarak üstlenilen bir “onur sözü”ydü. Amaç, kongrenin gerektirdiği giderlerin, büyük çabanın ve göze alınan tehlikenin boş yere olmaması, kongrenin bir güldürüye dönüşmemesinin güven altına alınmasıydı. Bu madde, kongrede alınan kararları ve yapılan seçimleri kabul etmemeyi, daha işin başında, bağlılığın ihlâli olarak niteliyordu.
Bu durumda yeni İskra, kongrenin göksel ve kararlarının da kutsal olmadığı hakkındaki yeni buluşuyla kime dudak büküyor? Bu buluş, “örgütlenme konusunda yeni görüşler”i mi ifade ediyor, yoksa yalnızca eski izleri örtmek için yapılan yeni bir girişimi mi? [sayfa 14]


B.
KONGREDEKİ ÇEŞİTLİ GRUPLAŞMALARIN ÖNEMİ


Kongre, çok titiz bir hazırlıktan sonra ve tam bir temsil temeline dayalı olarak toplantıya çağrıldı. Kongrenin yapısının doğru olduğu ve kararlarının kesinlikle bağlayıcı bir nitelik taşıdığı yolundaki genel kanı, kongre toplandıktan sonra başkanın söylevinde de (tutanaklar, s. 54) ifadesini buldu.
Kongrenin başlıca görevi neydi? İskra tarafından geliştirilmiş ve ayrıntılarıyla hazırlanmış ilkelere ve örgütlenme görüşlerine dayalı gerçek bir parti yaratmak. Kongre çalışmalarının bu doğrultusu, İskra‘nın üç yıl süren çalışmalarıyla ve komitelerin çoğunluğunun İskra‘yı tanımış olmasıyla önceden belirlenmişti. İskra‘nın programı ve eğilimi, [sayfa 15] partinin programı ve eğilimi olacaktı; İskra‘nın örgütlenme planları, Parti Örgüt Tüzüğünün maddeleri halinde somutlaşacaktı. Ama söylemeye bile gerek yok, bu, savaşım vermeksizin başarılamazdı. Çünkü kongre geniş ölçüde temsili bir nitelik taşıyordu; temsilciler arasında İskra‘yla var gücüyle savaşan örgütlerin (Bund[5] ve Raboçeye Dyelo[6] ) temsilcileri ile İskra‘yı önder organ olarak sözde tanımakla birlikte, gerçekte kendi planları doğrultusunda davranan ve ilke sorunlarında tutarlı olmayan örgütlerin temsilcileri (Yujni Raboçi grubu[7] ve bazı komitelerin bu grupla yakın ilişki kuran temsilcileri) de vardı. Bu koşullar altında kongre, İskra‘nın yöneltisinin zaferi için verilen savaşımın arenasından başka bir şey olamazdı. Tutanakları şöyle bir okumak, kongrenin böyle bir arena durumuna geldiğini hemen gösterecektir. Şimdi bizim görevimiz, kongrede çeşitli konularda ortaya çıkan belli-başlı gruplaşmaları geriye doğru izlemek ve ana gruplardan herbirinin siyasal çehresini, tutanaklardaki açık, kesin verilere dayanarak ortaya koymaktır. Kongrede İskra‘nın rehberliğinde bir tek parti içinde birleşecek olan bu gruplar, eğilimler ve farklılıklar nelerdi? Görüşmeleri ve oylamaları tahlil ederek göstermemiz gereken şey budur. Hem bizim sosyal-demokratlarımızın gerçekten ne olduklarını gösterecek bir inceleme için, hem de onlar arasındaki ayrılık nedenlerini anlamak bakımından, bunun aydınlatılması büyük bir önem taşımaktadır. Hem Birlik Kongresinde[8] yaptığım konuşmada, hem yeni İskra yazıkuruluna gönderdiğim mektupta, gruplaşmaların tahliline en önde yer vermemin nedeni budur. (Martov’un başı çektiği) “azınlık”ta olan muhaliflerim, sorunun özünü hiç kavrayamadılar. Birlik Kongresinde onlar, oportünizme kaydıkları suçlamasına karşılık, “haklı olduklarını göstermeye” çalışarak ayrıntı türünden noktaları düzeltmekle yetindiler, ama kongredeki gruplaşmalara dair benim çizdiğim resmi daha değişik bir resim çizerek karşılamaya [sayfa 16] bile kalkışmadılar. Şimdi Martov, İskra‘da (n° 56), kongredeki değişik siyasal grupların sınırlarını ortaya koymaya dönük her çabayı “hizipçilik siyaseti” olarak göstermeye çalışıyor. Bu biraz kuvvetli bir ifade yoldaş Martov! Ama yeni İskra‘nın bu sert dilinin şu garıp özelliği var: Bu sert dilin tümden ve herkesten önce şimdiki yazıkurulunu hedef almış bir dil haline dönüşmesi için, kongreden bu yana, aramızdaki farklılığın bütün aşamalarını ortaya koyuvermek yeter de artar bile. Hzipçi siyasetten sözeden siz, sözüm-ona parti yazıkurulu, önce bir kendinize bakın!
Martov, bizim kongredeki savaşımımızın dayandığı gerçekleri öylesine tatsız buluyor ki, şimdi o gerçekleri tümden küçümsemeye, karalamaya çalışıyor. “Bir iskracı” diyor Martov, “parti kongresinde ve ondan önce, İskra ile tam dayanışma içinde olduğunu söylemiş, onun programını ve örgüt görüşünü savunmuş ve örgütlenme politikasını desteklemiş kişidir. Kongrede kırktan fazla böyle iskracı vardı; İskra‘nın programıyla İskra‘yı partinin merkez yayın organı olarak kabul eden önerge için verilen oyların sayısı buydu.” Kongre tutanaklarını açın, göreceksiniz ki, program, çekimser kalan Akimov’un dışındakilerin hepsinin oybirliğiyle kabul edilmiştir (tutanaklar, s. 233). Böylece yoldaş Martov, bundcuların, Bruker’in ve Martinov’un, İskra‘yla “tam bir dayanışma” içinde olduklarını gösterdiklerine, onun örgütlenme görüşlerini savunduklarına bizi inandırmak istiyor. Bu gülünçtür! Kongreden sonra, katılanların tümünün (gene de tümü değil, çünkü bundcular çekilmişti), partinin eşit üyeleri haline geldiği gerçeği, burada, kongredeki savaşımı yaratan gruplaşmalarla karıştırılıyor. Kongreden sonra “çoğunluğu” ve “azınlığı” meydana getiren öğeleri incelemek yerine, “programı kabul ettiler” yollu resmi bir sözle karşılaşıyoruz.
İskra‘nın merkez yayın organı olarak kabul edilişine ilişkin oylamayı alın. Göreceksiniz ki, önergenin iki [sayfa 17] bölümünü, yani İskra‘nın salt merkez yayın organı olarak kabul edilmesiyle, yaptığı hizmetlerin tanınmasına ilişkin bölümü birbirinden ayırmakta ısrar eden kişi, —şimdi yoldaş Martov’un, daha iyi bir dava uğruna harcaması gereken bir cesaretle, İskra‘nın örgütsel görüşlerini ve örgüt siyasetini savunduğunu söyleyerek övdüğü— Martinov’du. Önergenin ilk bölümü (yani İskra‘nın hizmetlerini kabul eden, onunla dayanışma içinde bulunulduğunu ifade eden bölümü) oya konduğu zaman, lehte yalnızca otuzbeş oy verildi; iki oy (Akimov’la Bruker) aleyhteydi; onbir kişi (Martinov, beş bundcu ve yazıkurulunun beş oyu, yani benim ve Martov’un ikişer oyu ile Plehanov’un bir oyu) çekimserdi. Görülüyor ki, Martov’un şimdi taşıdığı görüşler açısından onun hayli yararına olan ve bizzat kendisinin ortaya attığı bu örnekte bile İskra‘ya karşı grup (beş bundcu ve üç Raboçeye Dyelo yanlısı) apaçık ortadadır. Önergenin ikinci bölümünün, yani herhangi bir biçimde dayanışma ifade etmeksizin, İskra‘nın merkez yayın organı olarak kabulü hakkındaki bölümünün oylanmasını (tutanaklar, s. 147) alın: lehte verilen oylar, şimdiki Martov’un iskracı sınıfına soktuğu kırkdört kişiydi. Kullanılacak toplam oyların sayısı ellibirdi. Çekimser kalan yazıkurulunun beş oyunu bundan çıkarırsak elde kırkaltı oy kalır, iki oy (Akimov ve Bruker) aleyhteydi. Görüldüğü gibi, geri kalan krkdört oyun içinde beş bundcunun hepsinin oyu vardı. Ve böylece kongredeki bundcular, “İskra‘yla tam bir dayanışma içinde olduklarını ifade ettiler” — İşte resmi İskra, resmi tarihi böyle yazıyor. Bu noktayı bir parça öne alarak, okura, bu resmi doğrunun gerçek nedenlerini açıklayacağız: eğer bundcularla “Raboçeye Dyelo” yanlıları kongreden çekilmeselerdi, İskra‘nın şimdiki yazıkurulu (bugünkü gibi, sözde parti yazıkurulu değil) gerçek parti yazıkurulu olurdu, olabilirdi. Bugünün bu güvenilir bekçilerinin, sözümona parti yazıkurulunun, iskracı olarak ilân edilmesi zorunda kalınması buradan ileri [sayfa 18] geliyor. Ama bu konudan, daha sonra, ayrıntılarıyla söz edeceğim.
İkinci sorun şudur: eğer kongre iskracılarla İskra-karşıtları arasında bir savaşım idiyse, bu ikisi arasında yalpalayan, kararsız, ortada öğeler yok muydu? Partimiz hakkında birazcik fikri olan ve hangi türden olursa olsun bütün kongrelerin gösterdiği manzarayı bilen herhangi bir kişi, bu soruya a priori, [önsel.-ç.] olumlu yanıt verme eğilimini gösterecektir. Yoldaş Martov, şimdi, bu kararsız öğeleri anımsamakta pek isteksiz görünüyor; bu nedenle de Yujni Raboçi grubunu ve ona yanaşan temsilcileri tipik iskracılar olarak, bizim onlarla ayrılığımızı da değersiz ve önemsiz şeyler gibi gösteriyor. Bereket versin, tutanakların tam metni önümüzde; bu soruyu —kuşkusuz gerçek soruyu— belgesel verilere dayanarak yanıtlama olanağına sahibiz. Kongredeki genel gruplaşmalara dair yukarda söylediklerimiz, kuşkusuz, soruya yanıt olma iddiasında değildir, yalnızca sorunu doğru olarak ortaya koymak içindir.
Siyasal gruplaşmaların tahlili yapılmaksızın, belli eğilimler arasındaki savaşımın niteliğiyle kongrenin görünümü ortaya konmaksızın, aramızdaki ayrılığı anlama olanağı yoktur. Martov’un, bundcuları bile iskracılar safına koyarak, farklı eğilimleri gizlemeye kalkışma çabaları, yalnızca sorundan kaçmaktır. Kongre öncesi Rus sosyal-demokrat hareketinin tarihi çerçevesinde (daha ilerdeki doğrulamalar ve ayrıntılı incelemeye temel olmak üzere) bellibaşli üç grup bulunduğu a priori belirtilmelidir: iskracılar, İskra-karşıtları ve kararsız, yalpalayan, sallantıda öğeler. [sayfa 19]


C.
KONGRENİN BAŞLANGICI
HAZIRLIK KOMİTESİ OLAYI


Görüşmeleri ve oylamaları en iyi biçimde tahlil etmenin yolu, bunları, kongrenin oturum sırasına göre ele almaktır. Böylece siyasal cepheler, giderek belirgin duruma geldikçe, onlara gereği gibi değinilebilir. Ancak birbiriyle yakından ilgili sorunları ya da benzer gruplaşmaları birlikte gözden geçirmek gerektiği zaman tarih sırasmdan ayrılınacaktır. Tarafsız olabilmek için, bütün önemli oylamaları belirtmeye çalışacağız, ama (bir ölçüde, konuları, komisyonlarla genel kurul arasında dağıtmaktaki deney eksikliğimiz ve yeterince etkin olamayışımız, bir ölçüde de engellemeye varan kaçamaklar yüzünden) kongrenin zamanını çok fazla alan küçük noktalar üzerindeki hadsiz hesapsız [sayfa 20] oylamaları bir yana bırakacağız.
Tartışmaya yolaçan ve görüş ayrılıklarını ortaya koymaya başlayan ilk sorun, “Bund’un parti içindeki durumu” konusunun (kongrenin “gündeminde”) ilk maddede yer alıp almamasından çıktı (tutanaklar, s. 29-33). Plehanov, Martov, Trotski ve benim savunduğumuz iskracı görüşe göre, bu noktada kuşkuya yer yoktu. Bund’un partiden çekilmesi, bizim şu görüşümüzü pek açık biçimde doğruluyordu: Bund bizim yolumuzda yürümeyi ve parti çoğunluğunun İskra ile paylaştığı örgütlenme ilkelerini kabul etmeyi reddettiyse, bizim de aynı yolu tutacağımız “inancını yaratmak” ve (bundcuların yaptığı gibi) kongreyi uzatmak yararsız ve anlamsız olurdu. Sorun, her yönüyle, bizim yazınımızda esasen aydınlığa kavuşturulmuştu. Düşünen her parti üyesi için geriye kalan tek şey, sorunu içtenlikle ortaya koymak, seçimi dobra dobra ve dürüstçe yapmaktı: özerklik (bu durumda onların yoluna girmiş olurduk) ya da federasyon (bu durumda ise bundcularla yollarımız ayrılırdı).
Bundcular, tüm politikalarında nasıl kaçamak davranıyorlarsa, burada da kaçamak davranmak ve konuyu ertelemek istediler. Onlara, Raboçeye Dyelo‘nun ardından gidenleri temsil ettiği apaçık belli olan Akimov yoldaş da katıldı ve örgütlenme sorunu üzerinde İskra ile aralarındaki ayrılıkları bir çırpıda ortaya döküverdi (tutanaklar, s. 31). Bund ve Raboçeye Dyelo, (kısa bir süre önce İskra ile dayanışma içinde olduğunu belirtmiş olan Nikolayev Komisyonunun iki oyunu temsil eden) Mahov yoldaş tarafından desteklendi. Mahov yoldaşa göre, sorun tümüyle aydınlığa kavuşmamıştı; ona göre bir başka “hassas nokta” da, “demokratik sistem mi, yoksa tam tersine [buna dikkat ediniz!] merkeziyetçilik mi sorunu”ydu — tıpkı kongrede henüz bu “hassas nokta”ya dikkat etmemiş olan şimdiki “parti” yazıkurulunun çoğunluğu gibi!
Böylece bize karşı kullanılan toplam on oyu denetim [sayfa 21] altında tutan Bund, Raboçeye Dyelo ve yoldaş Mahov iskracılara muhalefet ettiler (tutanaklar, s. 33). Otuz oy lehteydi — daha sonra göreceğimiz gibi, iskracıların oyu sık sık bu rakam dolaylarında dolaşmıştır. Onbir oy çekimserdi; açıkça görülüyordu ki, bu onbir kişi, çekişen “taraflar”dan birinin yanında yer almak istememişti. Şu nokta, belirtilmeye değer: Bund’un tüzüğünün 2′nci maddesi (Bund’un partiden çekilmesine bu maddenin reddi sebep olmuştur) oya konduğu zaman, bu madde lehindeki oylarla çekimser oyların toplamı da on olacaktı (tutanaklar, s. 289); üç Raboçeye Dyelo‘cuyla (Bruker, Martinov ve Akimov) yoldaş Mahov çekimser kalacaktı. Açıkça görülüyor ki, Bund’un yeri konusundaki gündem maddesinin oylanışında ortaya çıkan gruplaşma raslantı değildi. Anlaşılıyordu ki, bütün bu yoldaşlar, yalnızca görüşme gündemine ait teknik sorunda değil, ama işin özünde de İskra‘dan ayrılıyorlardı. Raboçeye Dyelo‘nun, işin özünde gösterdiği ayrılık herkesçe bilinmektedir; yoldaş Mahov’a gelince, Bund’un çekilişi konusunda yaptığı konuşmayla, bu yoldaş, tutumunun eşsiz bir tanımını gözler önüne sermiştir (tutanaklar, s. 289-290). Bu konuşma üzerinde durmaya değer. Yoldaş Mahov, federasyonu reddeden karardan sonra, “Bund’un, Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) içindeki yeri benim için artık bir ilke sorunu olmaktan çıkmış, ve tarihsel olarak gelismiş bir örgüte ilişkin pratik bir siyasal sorun halini almıştır” diyordu. “Burada” diye sürdürmüştü sözünü konuşmacı, “yaptığımız oylamayı izleyebilecek bütün sonuçları dikkate almaktan başka bir şey yapamazdım; 2′nci maddeye tümüyle oy vermemin nedeni de budur.” Yoldaş Mahov “pratik siyaseti”, hayran olunası bir biçimde içine sindirmişti: ilke olarak federasyonu çoktan reddetmişti ve bu nedenle, pratikte federasyonu ifade eden bir noktanın tüzükte yer alması için oy verebilirdi. Ve bu “pratik” yoldaş, derin tutumunu şu sözlerle açıkladı: “Ama [sayfa 22] [Şçedrin'in ünlü "ama"sı] benim oyum şu ya da bu biçimde, yalnızca ilke [!!] açısından bir önem taşıdığına ve hemen hemen kongredeki bütün temsilcilerin oybirliğinde oluşu karşısında herhangi bir pratik önemi bulunmadığına göre, ilke olarak [Tanrı bizi böyle ilkelerden korusun!] bu sorunda benim tutumumla, lehte oy veren Bund temsilcilerinin tutumu arasındaki farklılığı ortaya koymak için çekimser kalmayı yeğ gördüm. Tersine, Bund temsilcileri, ilkin israr ettikleri gibi çekimser kalsalardı, o zaman ben lehte oy verirdim.” Yazı tura atar mısınız? Herkesin “hayır” dediği bir sırada “evet” demenin hiç bir pratik önemi olmayacağı için ilkelere bağlı bir insan, çekimser kalarak, yüksek sesle “evet” demekten geri duruyor.
Bund’un yeri konusundaki gündem maddesi için, yapılan oylamadan sonra, kongrede Borba grubu[9] sorunu patlak verdi. Bu sorun da hayli ilgi çekici bir gruplaşmaya yolaçtı; sorun, kongredeki “hassas” noktayla, adını koyalım, merkez organlarının kimlerden oluşacağı konusuyla yakından ilişkiliydi. Kongrenin kimlerden oluşacağına karar vermek üzere görevlendirilen komisyon, hazırlık komitesinin iki kez kabul ettiği karara (tutanaklar, s. 383 ve 375) ve komitenin bu komisyondaki temsilcilerinin raporuna (tutanaklar, s. 35) uyarak, Borba grubunun çağrılmaması kararına vardı.
Bunun üzerine, hazırlık komitesi üyelerinden yoldaş Egorov, “Borba sorunu”nun (Borba’ya dikkat edin, grubun bazı üyelerinden değil, tüm gruptan söz ediliyor) “kendisi için yeni” olduğunu söyledi ve görüşmenin ertelenmesini istedi. Hazırlık komitesinin üzerinde iki kez karar aldığı bir sorunun, o komitenin üyesi olan bir kişi için nasıl olup da yeni bir şey olduğu sır kalmaya devam ediyor. Görüşmelerin ertelendiği süre içinde, hazırlık komitesi bir toplantı yaptı (tutanaklar, s. 40); bu toplantıya, komitenin kongrede bulunan üyeleri katıldılar (hazırlık komitesinin birçok üyesi, [sayfa 23] İskra örgütünün eski üyeleri, kongrede değillerdi).[5*] Borba konusundaki tartışma böylece başladı. Raboçeye Dyelo yanlıları lehte (Martinov, Akimov ve Bruker – tutanaklar, s. 36-38), İskracılar (Pavloviç, Sorokin, Lange, Trotski, Martov ve ötekiler) aleyhte konuştular. Kongre bir kez daha, artık iyi bildiğimiz gruplara bölündü. Borba konusundaki çekişme hayli inatçıydı; yoldaş Martov çok ayrıntılı (tutanaklar, s. 38) ve “savaşkan” bir konuşma yaptı; konuşmasında, Rusya’daki ve yurtdışındaki grupların “temsilindeki eşitsizliğe” haklı olarak değindi; yabancı bir gruba “ayrıcalık” (pırlanta gibi sözler, kongreyi izleyen olayların ışığında, bugün özellikle öğretici nitelikte olan sözler) tanımanın hiç de “iyi” olmayacağını söyledi; “partide dağınıklığı gözler önüne seren ve hiç bir ilkenin haklı göstermediği bir örgüt kargaşası”nı (parti kongresindeki “azınlığın” gözünde bir hak!) teşvik etmememiz gerektiğini belirtti. Söz alan konuşmacıların sonuna gelinceye dek, Raboçeye Dyelo yandaşları dışında hiç kimse, açıkça ortaya çıkmadı ve Borba lehine makûl bir neden göstermedi (tutanaklar, s. 40). Yoldaş Akimov’la dostlarına haksızlık etmemek için belirtmek gerekir ki, onlar hiç değilse o yana, bu yana yalpalamadılar, tutumlarını saklamadılar, içtenlikle savundular, istediklerini açıkyüreklilikle söylediler.
Konuşmacılar listesi kapandıktan sonra, artık konu üzerinde konuşmanın usulsüz hale geldiği bir sırada yoldaş Egorov, “hazırlık komitesi tarafından henüz kabul edilmiş bir kararın açıklanmasını ısrarla istedi”. Bu manevranın temsilcileri rahatsız etmiş olması hiç de şaşırtıcı değildir; nitekim başkan yoldaş Plehanov, “yoldaş Egorov’un isteğinde direnmesini hayretle karşıladığı”nı söyledi. Kişinin ya tüm kongre önünde şu ya da bu tutumu takınması, ya [sayfa 24] tartışma konusu üzerinde açık ve kesin bir tutum alması ya da hiç bir şey söylememesi beklenirdi. Ancak konuşmaların tamamlanmasına ses çıkarmamak ve ondan sonra, “tartışmaları yanıtlama” perdesi ardında, kongreyi, tartışma konusu sorun üzerinde hazırlık komitesinin yeni bir kararıyla karşıkarşıya getirmek, arkadan vurulmuş bir bıçak gibiydi.
Akşam yemeğinden sonra oturum yeniden açıldığı zaman, hâlâ şaşkınlık içinde olan Büro, “formaliteler”i bir yana koymaya, kongrelerde istisnai durumlarda benimsenen son yönteme, yani “yoldaşca anlatma” yöntemine başvurmaya karar verdi. Hazırlık komitesi sözcüsü Popov, komitenin bir oya, Pavloviç’in oyuna karşılık (tutanaklar, s. 43) bütün üyelerin oyuyla kabul ettiği kararı, kongreye, Riyazanov’u davet etmeyi salık veren kararını açıkladı.
Pavloviç, hazırlık komitesi toplantısının meşru olmadığını öne sürdüğünü, öne sürmeye devam edeceğini söyledi, komitenin yeni kararının “daha önceki kararıyla çeliştiği”ni ifade etti. Bu sözler gürültüye yol açtı. Hazırlık komitesinin ve Yujni Raboçi grubunun üyesi olan yoldaş Egorov, sözkonusu noktayı yanıtlamaktan kaçındı ve konuyu disiplin sorunu haline getirmeye çalıştı. Egorov, yoldaş Pavloviç’in öne sürdüğü itirazı hazırlık komitesinin dinlediğine ve “onun karşı görüşünü kongrenin dikkatine sunmamaya” karar verdiğine göre, yoldaş Pavloviç’in bu tutumuyla parti disiplinini ihlâl etmiş (!) olduğunu iddia etti. Görüşmeler, parti disiplini sorununa kaydı ve Plehanov, temsilcilerin alkışları arasında, yoldaş Egorov öğrensin diye, “bizim böyle bağlayıcı kurallarımız yok” şeklinde bir açıklama yaptı (tutanaklar, s. 42; karş: s. 379, kongre tüzüğü, madde 7: “Temsilcilerin yetkileri bağlayıcı kurallarla sınırlanamaz. Temsilciler, yetkilerini kullanmakta kesinlikle serbest ve bağımsızdırlar.”). “Kongre en yüksek parti otoritesidir”, bundan ötürü, parti yaşamına ilişkin herhangi bir sorunu doğrudan doğruya kongreye getiren kişiyi sınırlamaya [sayfa 25] çalışan, hem parti disiplinini, hem kongre tüzüğünü ihlal etmiş olur. Böylece sorun, hizipler mi parti mi sorununa geldi dayandı. Temsilcilerin hakları, çeşitli kurulların ya da hiziplerin var olduğu düşlenen hakları ya da kuralları adına, kongrede sınırlanacak mıydı, yoksa tüm alt düzeydeki kurullar ve eski gruplar, partinin gerçek resmi kurumlarının yaratılması için, salt sözde değil, gerçekten ve tamamen dağıtacak mıydı? Okurlar, amacı partiyi gerçekten ihya etmek olan kongrenin daha başında (üçüncü oturumda) ortaya çıkan bu anlaşmazlığın, ilke açısından ne kadar önemli olduğunu hemen göreceklerdir. Bu anlaşmazlığın odak noktasında bulunan şey, eski gruplar ve (Yujni Raboçi gibi) küçük topluluklarla, yeniden doğan parti arasındaki çatışmaydı. İskra‘ya-karşı gruplar bir anda kendilerini ortaya koydular: bundcu Abramson, şimdiki İskra yazıkurulunun ateşli dostu yoldaş Martinov ve dostumuz yoldaş Mahov, hepsi hepsi, Pavloviç’e karşı Egorov’un ve Yujni Raboçi grubunun yanında yer aldılar. Şimdi örgütte “demokrasi” oyununda Martov ve Akselrod’la yarışa çıkan yoldaş Martinov, üst makama başvurunun ancak daha alt bir makam aracılığıyla yapılabildiği orduyu bile örnek diye gösterdi!! İskra‘ya karşı kurulan bu “sağlam” muhalefetin gerçek anlamını, kongrede hazır bulunan herkes ya da kongre öncesinde partimizin iç tarihini dikkatle izlemiş olan herkes iyice biliyordu. Muhalefetin amacı (belki de muhalefetin her temsilcisinin her zaman kavramadığı, bazan süredurum kurallarının zorladığı amacı), küçük, önemsiz grupların bağımsızlığını, bireyselliğini ve grup çıkarlarını, İskra ilkeleri temelinde kurulmakta olan geniş bir partinin yutmasına karşı korumaktı.
Henüz Martinov’la güçbirliği yapmamış olan yoldaş Martov, soruna işte tam bu açıdan yaklaşıyordu. Yoldaş Martov “parti disiplini anlayışı, bir devrimcinin bağlı olduğu daha alt düzeydeki belli bir gruba karşı yükümlü olduğu [sayfa 26] görevleri yerine getirme anlayışının ötesine geçmeyenler”e karşı cesaretle ve haklı olarak ortaya atıldı. Martov, hizip kafasının şampiyonlarına, sözlerinin, kongrenin sonunda ve onun ardından kendi siyasal tutumu için nasıl bir harman döveni olabileceğini düşünmeksizin “birleşmiş bir parti içinde hiç bir zorunlu [italikler Martov'un] gruplaşma hoşgörülemez” dedi. Hazırlık komitesi sözkonusu olduğu zaman hiç bir zorunlu gruplaşma hoşgörülemez, ama yazıkurulu sözkonusu olduğu zaman pekâlâ hoşgörülebilir. Martov, merkezden baktığı zaman zorunlu gruplaşmayı kınıyor, ama merkezin kuruluşundan hoşnut olmadığı anda böyle bir gruplaşmayı savunuyor…
Yoldaş Martov’un, konuşmasında, yalnızca yoldaş Egorov’un “ciddi yanılgısı”na değil, aynı zamanda hazırlık komitesinin gösterdiği siyasal kararsızlığa da özel bir ağırlık verdiğini belirtmek ilgi çekici olacaktır. Martov haklı bir öfkeyle şöyle diyordu: “Hazırlık komitesi adına, komite raporuna [burada bu raporun, hazırlık komitesi üyelerinin raporuna dayandırıldığını ekleyelim - s. 43, Koltsov'un sözleri] ve hazırlık komitesinin daha önceki önerilerine karşıt bir öneri ortaya atılıyor” (italikler benim). Gördüğümüz gibi, Martov, Borba’nın yerini Riyazanov’un almasının, hazırlık komitesinin davranışlarındaki aşırı çelişki ve tutarsızlıkları ortadan kaldırmadığını, “dönüş yapmadan” önce, o zaman açıkça görmüştü (Martov’un dönüş yaptıktan sonra, konuyu nasıl düşündüğünü, parti üyeleri, Birlik kongresi tutanakları, s. 57′den öğrenebilirler). Martov, o zaman, yalnızca disiplin sorununu tahlille yetinmedi, hazırlık komitesine açıkça şunu sordu: “Değişikliği gerektiren yeni koşul nedir?” (italikler benim). Gerçekten de hazırlık komitesi yeni önerisini ortaya attığı zaman, fikrini —Akimov’la başkalarının yaptığı gibi— açıkça savunma yürekliliğini dahi gösteremedi. Martov bunu yadsıyor (Birlik tutanakları, s. 56), ama kongre tutanaklarını okuyanlar, onun hatalı olduğunu [sayfa 27] göreceklerdir. Hazırlık komitesinin önerisini sunan Popov, gerekçe üzerinde tek söz söylemedi (parti kongresi tutanaklan, s. 41). Egorov sorunu disiplin konusuna kaydırdı; sorunun kendisi üzerinde söylediği ise yalnızca şuydu: “Hazırlık komitesinin kendine göre bazı yeni gerekçeleri olabilir [ama yeni gerekçeleri var mıydı, varsa bunlar nelerdi, bilinmiyor]; komite, herhangi birini aday göstermeyi unutmuş olabilir, vb.. [Bu "vb.", konuşmacının sığınabileceği tek şeydi, çünkü hazırlık komitesi, iki kez kongre önünde, bir kez de komite toplantısında görüştüğü Borba'yı unutmuş olamazdı.] Hazırlık komitesi bu kararı, Borba grubuna karşı tutumunu değiştirdiği için almış değildir; komite, partinin gelecekteki merkez örgütünün yolu üzerindeki gereksiz taşları, daha çalışmalarının başında temizlemek istemektedir.” Bu gerekçe değil, gerekçeden kaçınmaktır. Her içten sosyal-demokrat (kongre temsilcilerinden herhangi birinin içtenliği konusunda en ufak bir kuşkumuz yok), batık kayalar olarak gördüğü şeyleri temizleme ve salık verilebilir saydığı yöntemlerle temizleme endişesini taşır. Gerekçe vermek demek, kişinin sorunu nasıl göidüğünü ifade etmesi, açıklaması demektir, herkesçe bilinen gerçekleri ağzında gevelemesi demek değildir. “Borba’ya karşı tutumlarını değiştirmiş” olmaksızın, herhangi bir gerekçe gösteremezlerdi, çünkü hazırlık korriitesi daha önceki karşıt kararlarında, gömülü kayaları temizleme endişesini dile getirmişti, ama o zamanlar, “kayalar” olarak gördüğü şey, tam karşıt şeylerdi. Yoldaş Martov, öne sürülen savın “önemsiz” bir sav olduğunu, “sorundan sıyrılma” düşüncesinden esinlendiğini söyleyerek ve hazırlık komitesine “insanlar ne der diye korkmamalarını” öğütleyerek, çok haklı ve sert bir saldınıda bulundu. Kongrede önemli bir rol oynayan, ve bağımsızlık isteğiyle, küçük işlerle uğraşmasıyla, belirli bir çizgisi olmayışıyla, başkaları ne der korkusunu taşımasıyla, belli iki taraf arasmda yalpalayışıyla, inançlarını açıkça ortaya [sayfa 28] koymaktan korkmasıyla, kısacası bir “bataklığın”[6*] bütün özelliklerini göstermesiyle kesin olarak kendini belli eden siyasal cephenin ana yapısını, bu sözler çok iyi niteliyor.
Kararsız grubun bu siyasal ürkekliğinin sonuçlarından biri, yeri gelmişken belirtelim, bundcu Yudin dışında (tutanaklar, s. 53) hiç kimsenin, Borba grubu üyelerinden birinin davet edilmesine ilişkin herhangi bir önerge getirmemesi oldu. Yudin’in önergesi beş oy aldı — anlaşılan beşi de bundcuydu: yalpalayanlar yeniden taraf değiştirmişlerdi. Ortadaki grubun oylarının sayısının ne olduğunu, Koltsov’la Yudin’in bu soruna ilişkin önergesi üzerindeki oylama yaklaşık olarak göstermektedir: iskracılar otuziki oy aldılar (tutanaklar, s. 47); bundcular onaltı oy aldılar, yani iskracılara-karşı grubun sekiz oyu, yoldaş Mahov’un iki oyu (kare: s. 46), Yujni Raboçi grubu üyelerinin dört oyu ve iki başka oy. Bu saf tutmanın hiç bir biçimde raslantı olarak görülemeyeceğini birazdan göstereceğiz, ama ilkin, bu hazırlık komitesi olayında Martov’un şimdiki düşüncesi üzerinde kısaca duralım. Martov, Birlik kongresinde, “Pavloviç’le başkalarının ihtirasları körüklediği” görüşünde sonuna kadar direndi. Borba’ya ve hazırlık komitesine karşı en uzun, en ateşli, en keskin konuşmaların Martov tarafından yapıldığını görmek için kişinin, yalnızca kongre tutanaklarına bakıvermesi yeter. Martov “suçu” Pavloviç’e yıkmaya çalışarak yalnızca kendi kararsızlığını göstermişti: kongreden önce yazıkurulunun yedinci üyesi olarak Pavloviç’in seçilmesine yardım eden oydu; kongrede Egorov’a karşı Pavloviç’le [sayfa 29] tam bir işbirliği yaptı (tutanaklar, s. 44); ama daha sonra Pavloviç’e yenik düşünce onu “ihtirasları körüklemek”le suçlamaya başladı. Bu gülünçtür.
Martov İskra‘da (n° 56), X’in ya da Y’nin çağrılmasına atfedilen önemle alay ediyor. Ne var ki, X’i ya da Y’yi Merkez Yönetim Kuruluna ya da merkez yayın organına davet etmek gibi böyle “önemli” bir sorunu ortaya çıkaran şey hazırlık komitesi olayı olduğuna göre, bu alay bir kez daha Martov’a geri dönüyor. İşin, sizin (partiye göre) “daha alt düzeyde olan kendi grubunuzu” ya da başkasınınkini ilgilendirişine bakarak iki farklı ölçü kullanmak yakışık almaz. Bu tamıtamına darkafalı bir grup davranışıdır, partili davranışı değil. Martov’un Birlik kongresindeki konuşmasıyla (tutanaklar, s. 57), kongredeki konuşmasını (tutanaklar, s. 44) şöyle bir karşılaştırmak, bunu göstermeye yeter. Martov Birlik kongresinde, inter alia, [Başka şeylerin yanısıra. -ç.] “insanların” diyordu, “hem kendilerine iskracı demekte israr etmelerini, hem de aynı zamanda iskracı olmaktan utanç duymalarını anlayamıyorum”. “Kendine bir ad koymak”la “öyle olmak” arasındaki farkı, sözle eylem arasındaki farkı kavrayamama garipliği… Martov kongrede, kendisini zorunlu gruplaşmaların hasmı olarak nitelemişti, oysa kongreden sonra onların destekçisi oldu…[sayfa 30]


D.
YUJNİ RABOÇİ GRUBUNUN DAĞILIŞI


Temsilcilerin, hazırlık komitesi sorunundaki saflaşmaları bir raslantı gibi görünebilir. Ancak böyle bir düşünce yanlış olur; böyle bir düşünceyi silmek için olayları tarih sırasıyla incelemeyi bir yana bırakıp, kongrenin sonunda tanık olunan, ama tartışmakta olduğumuz konuyla yakından ilişkili olan bir olayı ele alacağız. Bu olay Yujni Raboçi grubunun dağılışıydı. İskra‘nın örgüt anlayışı —parti güçlerinin tam anlamıyla kaynaştırılması ve o güçleri ayıran kargaşaya son verilmesi— bu noktada, ortada gerçek bir partinin bulunmadığı sıralarda çok yararlı hizmetler gören, ancak şimdi çalışmaların bir merkezde toplanmaya başlamasıyla, gereksiz hale gelen gruplardan birinin [sayfa 31] çıkarlarıyla çatışmaya düştü. Grup çıkarları açısından bakıldığı zaman Yujni Raboçi grubunun da “devamlılık” ve dokunulmazlık iddiasında bulunmaya, en az İskra yazıkurulu kadar hakkı vardı. Ancak parti çıkarları açısından bakıldığı zaman, o gruba düşen görev, kendi güçlerini “münasip parti örgütleri”ne (tutanaklar, s. 313, kongrece kabul edilen önergenin sonu) aktarmayı kabul etmekti. Grup çıkarları açısından ve “darkafalı” bir görüşle bakıldığı zaman, dağılmayı eski İskra yazıkurulundan daha fazla arzu etmemiş olan bir grubun dağılması (yoldaş Rusov’la yoldaş Deutsch’un kullandığı bir deyişle) “gıdıklayıcı bir sorun”du. Ancak parti çıkarları açısından bakıldığı zaman, grubun dağılması, (Gusev’in deyişiyle) parti içinde “özümlenmesi” gerekliydi. Yujni Raboçi grubu, dağıldığını ilân etmeyi “gerekli saymadığını” açıkladı ve “kongrenin kendi fikrini kesinlikle belirtmesini” ve “evet ya da hayır şeklinde, derhal” belirtmesini istedi. Eski İskra yazıkurulunun, dağıldıktan sonra öne sürdüğü süreklilik isteği gibi, Yujni Raboçi grubu da aynı “sürekliliği” açıkça istedi! “Gerçi” dedi yoldaş Egorov, “biz bireyler olarak bir partinin üyesiyiz, ama o parti birçok örgütlerden oluşmaktadır; o örgütleri tarihsel birimler olarak saymak zorundayız. … Böyle bir örgüt partiye zararlı değilse, onu dağıtmak için neden yoktur.
Önemli bir ilke sorunu böylece açık-seçik ortaya atılmış oluyordu. Bütün iskracılar —kendi grup çıkarlarının henüz ön plana gelmemiş olduğunu dikkate alarak— kararsız öğelere karşı kesin bir tutum takındılar (bundcular ve Raboçeye Dyelo üyelerinden ikisi kongreden çoktan çekilmişti; kuşku yok ki bunlar “tarihsel birimleri hesaba katma” düşüncesini yürekten desteklerlerdi). Oylamada otuzbir kişi lehte, beş kişi aleyhte oy verdi, beş kişi de çekimser (Yujni Raboçi grubu üyelerinin dört oyu ile, daha önceki konuşmalarına bakarsak -tutanaklar, s. 308- büyük bir [sayfa 32] olasılıkla Byelov’un oyu) kaldı. On oyluk bir grubun, İskra‘nın tutarlı örgütlenme tasarımına açık-seçik karşı durduğu ve parti anlayışına karşı grup anlayışını savunduğu, burada oldukça kesinlikle görülüyordu. Görüşmeler sırasında iskracılar sorunu üke açısından ortaya koydular (bkz: Lange’nin konuşması, tutanaklar, s. 315), amatör cemaatçiliğe ve dağınıklığa karşı durdular, tek tek örgütlerin “sempatisi”ni dikkate almayı reddettiler ve “eğer Yujni Raboçi grubundaki yoldaşlar, ilkelere daha erkenden, bir ya da iki yıl önce daha sıkıca sarılmış olsalardı, parti birliğinin ve burada onayladığımız program ilkelerinin zaferinin daha yakın bir zamanda gerçekleştirilebilecek olduğunu” açıkça belirttiler. Orlov, Gusev, Liyadov, Muravyov, Rusov, Pavloviç, Glebov ve Görin, hepsi bu doğrultuda konuştu. Yujni Raboçi‘nin, Mahov’un ve ötekilerin izlediği siyasette ve “çizgi”de görülen ilke eksikliğine ilişkin olarak kongrede birçok kez öne sürülen bu tür kesin ifadelere itiraz etmek şöyle dursun, bu konuda bazı görüşleri saklı tuttuklarını öne sürmek şöyle dursun, “azınlığın” iskracıları, Deutsch’un kişiliğinde, büyük bir istekle bu görüşe katıldılar, “kargaşa”yı yerdiler ve o aynı oturumda, eski yazıkurulu sorununu tamamen parti temeline dayalı olarak (tutanaklar, s. 325) “dobra dobra ortaya koyma” cüretini gösteren —ne dehşet verici— aynı yoldaş Rusov’un “soruna açıkça parmak basması”nı (tutanaklar, s. 315) memnunlukla karşıladılar.
Yujni Raboçi grubunun dağılmasına ilişkin önerge, grubun şiddetli bir öfke göstermesine yolaçtı. Bu öfkenin izleri tutanaklarda görülecektir (unutulmaması gerekir ki, tutanaklar, görüşmelerin yalnızca soluk bir çıkartmasıdır; çünkü tutanaklar konuşmaların tam metnini değil, yalnızca çok kısa bir özetini ve bazı parçalarım vermektedir). Hatta yoldaş Egorov, Yujni Raboçi grubunun yanı sıra Raboçaya Mysıl[11] grubunun adının da anılmasını bir “yutturmaca” diye niteledi — kongrede tutarlı bir ekonomizm doğrultusunda kendini [sayfa 33] gösteren davranışın karakteristik bir örneği… Çok sonraları bile, 37′nci oturumda, Egorov, Yujni Raboçi grubunun dağılmasından büyük bir sinirlilikle söz etti (tutanaklar, s. 356), Yujni Raboçi grubuna ilişkin görüşmelerde, grup üyelerine, ne yayına ayrılan kaynaklar, ne de merkez yayın organı ya da Merkez Yönetim Kurulu tarafından denetlenme konularında hiç bir şey sorulmadığının tutanaklara geçirilmesini istedi. Yujni Raboçi grubu hakkındaki görüşmelerde, yoldaş Popov, sağlam bir çoğunluğun grubun yazgısı hakkında önceden kararını vermiş olduğunu ima etti. “Şimdi”, dedi yoldaş Popov (tutanaklar, s. 316), “Gusev ve Orlov yoldaşların konuşmalarından sonra, her şey açık-seçik ortaya çıkmıştır.” Bu sözlerin anlamı, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde bellidir: şimdi, iskracılar kendi görüşlerini ifade ettikten ve bir önerge sunduktan sonra her şey açık-seçik ortadadır, yani Yujni Raboçi, kendi isteğine karşın dağıtılacaktır. Bu noktada Yujni Raboçi sözcüsü, iskracılarla (hatta Gusev ve Orlov gibi iskracılarla) kendilerini destekleyenler arasında, örgütlenme siyasetinde ayrı “çizgiler”i temsil eden taraflar olarak bir ayrım yaptı. Bugünkü İskra, Yujni Raboçi grubunu (ve büyük bir olasılıkla Mahov’u bile) “tipik iskracılar” diye gösterirken, yalnızca, yeni yazıkurulunun, (o grup bakımından) kongrenin en önemli olaylarını unuttuğunu ve “azınlık” olarak bilinen şeyi hangi öğelerin oluşturduğunu gözlerden gizlemekte çok istekli olduğunu ortaya koymuş oluyor.
Popüler bir yayın organı sorunu, kongrede, ne yazık ki görüşülmedi. Konu gerek kongreden önce, gerek kongre sırasında oturumlar dışında bütün iskracılar tarafından uzun uzadıya tartışılmıştı; iskracılar, o sıralarda, partinin çalışmalarında böyle bir yayına girişmenin ya da var olan yayınlardan birini bu amaçla değiştirmenin akıl-dışı olduğunda görüş birliğine vardılar. İskraci-karşıtları kongrede karşı görüşü dile getirdiler; Yujni Raboçi grubu da kendi [sayfa 34] raporunda aynı seyi yaptı. Bu konuda hazırlanan on imzalı bir önergenin kongreye sunulmaması gerçeği, yalnızca şansa ya da “çıkmaz” bir işi ortaya atma isteksizliğine yorulabilir. [sayfa 35]


E.
DİLLERİN EŞİTLİĞİ OLAYI


Kongre oturumlarının tarih sırasına dönelim yeniden.
Gayet inandırıcı bir biçimde gördük ki, henüz kongre asıl işlerini görüşmek üzere toplanmadan önce, yalnızca iskracı-karşıtlarından (sekiz oy) oluşan tam anlamıyla kesin bir grubun değil, ara yerde kararsız öğelerden oluşan, sekiz iskracı-karşıtını desteklemeye ve bu oyları yaklaşık onaltı ya ya da onsekize çıkarmaya hazır bir grubun daha var olduğu açığa ortaya çıkmıştı.
Kongrede alabildiğine ve ayrıntılarıyla tartışılan Bund’un parti içindeki yeri sorunu, pratik karar, örgüt konusundaki tartışmalara kadar ertelenirken, gelip ilke konusunda karar vermeye dayanmıştı. Buna ilişkin noktalara kongreden [sayfa 36] önce basında geniş geniş yer verildiği için, kongredeki görüşmeler yeni pek az şey getirdi. Ancak belirtilmesi gerek ki, Raboçeye Dyelo yandaşları (Martinov, Akimov ve Bruker) bir yandan Martov’un önergesini benimserken, bir yandan da önergeyi yeterli bulmadıklarını ve bu önergeden çıkarılan sonuçlarla görüş birliğinde olmadıklarını belirttiler (tutanaklar, s. 69, 73, 83 ve 86).
Kongre, Bund’un yeri sorununu tartıştıktan sonra programa geçti. Bu konudaki görüşmeler, daha çok, pek az ilgi çekici olan ayrıntılara ilişkin değiştirgeler üzerinde yoğunlaştı. İlke sorunlarında iskracı-karşıtlarının muhalefeti, kendiliğindenlik ve bilinçlilik sorununun ünlü sunuluşuna yoldaş Martinov’un yönelttiği saldırıda ifadesini buldu. Kuşku yok ki, Martinov’u, bundcular ve Raboçeye Dyelo yandaşları, son neferlerine kadar desteklediler. Martinov’un itirazlarının çürüklüğünü, başkalarının yanı sıra, Martov’la Plehanov gözler önüne serdi. İşin dikkati çeken garip yanı şu ki, İskra yazıkurulu (anlaşılan bir kez daha düşünüp taşındıktan sonra) şimdi Martinov’un yanında yer almıştır ve bugün, bir zamanlar kongrede söylediklerinin tersini söylüyorlar![12] Bu, ünlü “süreklilik” , ilkesinden ileri geliyor olsa gerek. … Bize, yazıkurulunun sorunu tümden aydınlığa çıkarmasını ve Martinov’la hangi noktalarda, ne zamandan beri, ne ölçüde görüş birliğinde olduklarını açıklamalarını beklemek kalıyor. Bu arada yalnızca şunu soralım: Herhangi bir kişi, şimdiye dek, kongrede söylediğinin tam tersini söyleyen bir parti organı yazıkurulu görmüş müdür?
İskra‘nın merkez yayın organı olarak kabulüne ilişkin savları (bunu yukarda ele almıştık) ve tüzük üzerindeki görüşmelerin başlangıcını (bu konuyu tüzük görüşmelerinin tümü içinde incelemek daha yerinde olacaktır) bir yana bırakarak, program görüşmelerinde ortaya çıkan ilke ayrılıkları üzerinde duralım. Her şeyden önce, çok karakteristik bir nitelikte olan bir ayrıntıya, nispi temsil üzerindeki [sayfa 37] görüşmeye değinelim. Yujni Raboçi‘den yoldaş Egorov, bu noktanın programa alınmasını istedi; ancak bunu öyle bir biçimde öne sürdü ki, (azınlık iskracısı) Posadovski, haklı olarak, “ciddi bir görüş ayrılığı” bulunduğuna işaret etti. “Hiç kuşku yok ki”, dedi yoldaş Posadovski, “şu temel sorunda aynı görüşte değiliz: Gelecekteki siyasetimizi belli temel demokratik ilkelere bağlamalı ve o ilkelere mutlak bir değer mi vermeliyiz, yoksa tüm demokratik ilkeler partimizin çıkarlarına bakışla ikinci derecede mi gelmeli? Ben kesinlikle ikincisinden yanayım.” Plehanov da, daha kesin ve kuvvetli ifadelerle “demokratik ilkelerin mutlak değeri”ne ve o ilkelerin “soyut biçimde” ele alınmasına itiraz ederek, Posadovski’ye “tam olarak katıldığı”nı belirtti. “Teorik olarak” dedi Plehanov, “biz sosyal-demokratların genel oya karşı çıkabileceğimiz bir durum sözkonusu olabilir. Bir zamanlar İtalyan cumhuriyetleri burjuvazisi, soyluları siyasal haklarından yoksun bırakmıştı. Yüksek sınıflar devrimci proletaryanın siyasal haklarını nasıl sınırladıysa, devrimci proletarya da onların siyasal haklarını aynı biçimde sınırlayabilir.” Plehanov’un konuşması alkışlarla ve ıslıkla karşılandı. Plehanov, salondakilerden birinin Zwischenruf‘unu [Müdahalesini. -ç.] protesto ederek “ıslıklamamanız gerekir” dediği ve yoldaşlara, tezahüratlarını gemlememelerini söylediği zaman yoldaş Egorov ayağa kalktı: “Böyle konuşmalar alkışlandığı zaman, ben ıslıklamak zorundayım” dedi. Yoldaş Goldblatt’la (Bund temsilcisi) birlikte yoldaş Egorov, Posadovski’yle Plehanov’un görüşlerine karşı çıktı. Ne yazık ki, görüşmeler sona ermişti, bu nedenle o görüşmeler sırasında ortaya çıkan bu sorun, çabucak sahneden çekildi. Ama şimdi yoldaş Martov’un Birlik kongresinde “Bu sözler [Plehanov'un sözleri] bazı temsilcilerin öfkesine yolaçtı; eğer yoldaş Plehanov, proletaryanın, kendi zaferini [sayfa 38] pekiştirmek için, basın özgürlüğü gibi siyasal hakları ayaklar altına alması kadar trajik bir durumu düşünmenin bile kuşkusuz olanak dışı olduğunu ekleseydi, temsilcilerin öfkesinden sakınılabilirdi… (Plehanov: ‘Mersi’) dediği zaman, bu olayın önemini küçümsemeye hatta tümden yadsımaya çalışıyor. Oysa bu yarar sağlamaz (Birlik kongresi tutanakları, s. 58). Martov’un bu yorumu, yoldaş Posadovski’nin “ciddi görüş ayrılığı” hakkında ve “temel sorunda” beliren anlaşmazlık konusunda kongrede söylediği sözlerle cepheden çelişiyor. Bu temel sorunda, kongredeki bütün iskracılar, İskra‘ya-karşı olan “sağ”ın (Goldblatt) ve kongre “merkezi”nin (Egorov) sözcülerine karşı durdular. Bu bir gerçek. Üstelik rahatlıkla söylenebilir ki, eğer “merkez” (umarım bu sözcük, ılımlılığın “resmi” yandaşlarını, başka herhangi bir sözderi daha az sarsacaktır) “sınırlama olmaksızın” (yoldaş Egorov ya da Mahov’un ağzıyla) bu konuda ya da benzer sorunlarda konuşma fırsatını bulsaydı, ciddi görüş ayrılığı derhal kendini gösterirdi.
Ama ciddi görüş ayrılığı, gene de “dillerin eşitliği” sorununda daha da göze batıcı biçimde ortaya çıktı (tutanaklar, s. 171 ve devamı). Bu nokta üzerinde belagatli olan şey, görüşmelerden çok, oylamaydı: sayarsak tam onaltı kez oylama yapıldı. Ne üzerinde? Programda bütün yurttaşların, cins, vb., ve dil ayrımı gözetmeksizin eşit olduğu koşulunu belirtmek yeterli miydi, yoksa “dillerin eşitliği” ya da “dil özgürlüğü” esası mı getirilmeliydi? İşte bunun üzerinde… Birlik kongresinde yaptığı konuşmada yoldaş Martov: “Programın bir noktasının yazılışı üzerindeki önemsiz bir tartışma, sonunda tam bir ilke sorununa dönüştü. Çünkü kongrenin yarısı, program komisyonunu devirmeye hazırlanmıştı” dediği zaman, bu olayı oldukça doğru bir biçimde dile getirmişti. Gerçekten böyle![7*] Anlaşmazlığın ilk ağızdaki [sayfa 39] nedeni gerçekten önemsizdi; bununla birlikte bir ilke sorununa dönüştü ve sonunda program komisyonunu “devirme” girişimine, bazı kişilerde “kongreyi yanlış yola yöneltme” isteğinin var olduğundan kuşkulanılmasına (Egorov’un Martov’dan kuşkulanması), en çirkininden kişisel sövgülere (tutanaklar, s. 178) kadar varan acı biçimlere büründü. Hatta yoldaş Popov bile, “küçücük şeylerin”, üç oturum boyunca (16, 17 ve 18′inci oturumlar) egemen olan “böyle bir havaya yolaçmasından üzüntü duyduğunu belirtti”.
Bütün bu sözler, kesinlikle ve açıkça çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyor: “kuşku” havası ve en tatsız çatışma biçimleri (“devirme”), —ki sonradan, Birlik kongresinde bundan iskracı çoğunluk sorumlu tutulmuştur— biz daha çoğunluk ve azınlık diye bölünmeden çok önce ortaya çıkmıştı. Bir kez daha belirtiyorum, bu çok büyük önem taşıyan bir gerçektir, temel bir gerçektir; bunu kavrayamamak birçok kişiyi, kongrenin sonundaki çoğunluğun yapay olduğu şeklinde düşüncesiz yargılara sürüklemiştir. Kongredeki temsilcilerden onda-dokuzunun iskracı olduğunu iddia eden yoldaş Martov’un şimdiki görüşü açısından, “ufaktefek şeyler”in, “önemsiz” bir nedenin, sonunda “ilke sorunu”na dönüşen ve bir kongre komisyonunun neredeyse devrilmesine varan bir çatışmaya yolaçmış olması gerçeği, kesinlikle anlaşılmaz ve saçma bir şeydir. Yakınıp sızlanarak [sayfa 40] ve “zarar verici” nükteler için üzülerek bu gerçekten kaçınmak gülünçtür. Hiç bir kırıcı nükte çatışmayı bir ilke sorunu haline getiremezdi; böyle bir şey, ancak kongredeki siyasal gruplaşmaların karakteri nedeniyle ortaya çıkabilirdi. Çatışmaya yolaçan şey, kırıcı ifadeler ya da nükteler değildi — bu ifadeler ve nükteler, kongredeki siyasal gruplaşmanın kendisinin bir “çelişki”yi içinde taşıdığı, çatışmayı yaratacak bütün her şeyi içinde barındırdığı, en küçük bir konuda, en ufak bir neden üzerine her yerde kendini gösteren bir güçle patlak veren bir iç benzeşmez (heterogen) yapıyı barındırdığı gerçeğinin belirtileriydi.
Öte yandan, benim kongreye bakış açımdan, olayların belli bir siyasal yorumu olarak yüce tutmayı görev saydığım görüş açısından —her ne kadar bu yorumu bazı kişiler saldırgan görseler de—, evet bu görüş açısından, “‘ufak” bir nedenden çıkan deva bulmaz müzmin ilke çatışması hem anlaşılır bir şeydir, hem de kaçınılmaz bir şey. Kongremizin başından sonuna kadar iskracılarla iskracı-karşıtları arasındaki bir savaşım sürüp gittiğine, bunların arasında kararsız öğeler bulunduğuna ve bu kararsız öğeler iskracıkarşıtlarıyla birlikte oyların üçte-birini denetim altında tuttuğuna göre (51 oydan, benim yaklaşık hesabıma göre, 8 + 1 0 = 18), apaçık ve doğal olarak ortada ki, iskracılardan ufak bir azınlığın kopması bile, İskra‘ya-karşı olan eğilimin zaferi olasılığını yaratabilirdi; “çılgınca” bir savaşıma yolaçması bundandır. Bu durum, yersiz, kırıcı ifadelerin ve saldırıların değil, siyasal toplaşmaların sonucuydu. Siyasal çatışmaya yolaçan şey, kırıcı ifadeler değildi; kırıcı ifadelere ve saldırılara yolaçan şey, kongredeki gruplaşmaların kendisinde siyasal çatışmanın var olmasıydı. Bu karşıtlık, kongrenin siyasal önemini ve sonuçlarını değerlendirmede Martov’la benim aramda bulunan büyük ilke anlaşmazlığını gözler önüne seriyor.
Kongre boyunca toplam üç büyük konuda az sayıda iskracı [sayfa 41] çoğunluktan koptu. Bu üç konu, dillerin eşitliği sorunu, tüzüğün birinci maddesi ve seçimlerdi. Her üç konuda da çok şiddetli bir savaşım ortaya çıktı, bugün partide tanık olduğumuz sert bunalıma yolaçtı. Bu bunalımı ve savaşımı siyasal yönden kavrayabilmek için, nüktelerin yakışıksızlığına dair sözlerle yetinmemeli, kongrede çatışan görüşlerin siyasal gruplaşmalarını incelemeliyiz. Farklılığın nedenleri açısından, “dillerin eşitliği” olayı iki kat ilginçti. Çünkü o noktada Martov iskracıydı (evet, henüz idi!) ve iskracı-karşıtlarıyla ve “merkez”le belki de herkesten daha sert savaşmıştı.
Savaş, yoldaş Martov’la, bundcuların önderi Lieber arasındaki bir tartışmayla başladı (tutanaklar, s. 171-172). Martov, “yurttaşların eşitliği” isteminin yeterli olduğunu iddia etti. “Dil özgürlüğü” reddedildi, ama hemen “dillerin eşitliği” önerisi ortaya atıldı ve yoldaş Egorov bu kavgada Lieber’e katıldı. Martov, “konuşmacıların, ulusal toplulukların eşitliğinde ısrar edip eşitsizliği dil alanına aktarmalarının” fetişizm olduğunu söyledi, “oysa sorun tam ters açıdan ele alınmalıydı: ulusal toplulukların eşitsizliği ortadaydı, bunun görünümlerinden biri de belli bazı uluslara bağlı olan insanların kendi ana dillerini kullanmaktan yoksun bırakılmalarıydı” (tutanaklar, s. 172). Bu noktada Martov, kesinlikle haklıydı. Lieber’le Egorov’un, kendi formüllerinin doğruluğunda direnmeleri ve bizim, ulusal toplulukların eşitliği ilkesini yüce tutmadığımız ya da bunda isteksiz olduğumuzu kanıtlama şeklindeki temelsiz çabaları, gerçekten bir tür fetişizmdi. Gerçekten de “fetişe tapanlar” gibi, ilkeyi değil, sözcüğü savunuyorlardı, bir ilke yanılgısına düşme korkusundan değil, insanlar ne der korkusundan hareket ediyorlardı. Hazırlık komitesi olayıyla ilgili olarak daha önce belirttiğimiz bu zayıf ruh hali (acaba “başkaları” ne der?) bu noktada tüm “merkez”cilere egemendi. Sözcülerinden bir başkası, Yujni Raboçi grubuna daha yakın olan, [sayfa 42] maden bölgesi temsilcisi Lvov şöyle dedi: “Sınır bölgelerinin ortaya attığı, dillerin baskı altına alınması sorunu ciddi bir sorundur. Programımızda dil konusunda bir maddeye yer vermek ve sosyal-demokratların ruslaştırma eğilimi taşıdıklarına dair herhangi bir olası kuşkuyu böylece gidermek önemlidir.” Sorunun “ciddiliği” hakkında dikkate değer bir açıklama! Çok ciddi, çünkü sınır bölgelerinin duyabileceği kuşkuların yatıştırılması gerekiyor! Konuşmacı, sorunun özü hakkında kesinlikle hiç bir şey söylemiyor, fetişizm suçlamasını çürütmüyor, ama tamamen doğruluyor, çünkü kendi savlarını ortaya koymuyor, yalnızca sınır bölgelerinin ne diyeceğini söylüyor. Kendisine, onların söyleyebileceklerinin doğru olmayacağı anlatılıyor. Ama o, bunun doğru olup olmadığını araştırmaksızın şu yanıtı veriyor: “Kuşkulanabilirler.”
Sorunun böyle konması, üstelik ciddi ve önemli olduğu savıyla pekiştirilmesi, ortaya gerçekten bir ilke sorunu çıkarır, ama Lieber’lerin, Egorov’ların ve Lvov’ların anladıkları türden bir ilke sorunu değil. Ortadaki ilke sorunu şudur: Programın genel ve temel tezlerini, kendi özel koşullarına uygulamayı ve o tezleri böyle bir uygulama amacıyla geliştirmeyi partinin örgütlerine ve üyelerine mi bırakmalıyız, yoksa salt kuşku duyulur korkusuyla programı, küçük ayrıntılarla, ufak-tefek şeylerle, yinelemelerle ve kaçamaklı safsatayla mı doldurmalıyız? Ortadaki ilke sorunu şudur: Sosyal-demokratlar, kaçamaklı safsatayla savaşta nasıl olur da temel demokratik hakların ve özgürlüklerin sınırlandırılması çabasını görebilirler (“bundan kuşkulanabilirler”). Kaçamaklı safsataya fetişist tapınıdan kendimizi ne zaman kurtaracağız? “Diller” konusundaki çekişmeyi gözlerken aklımıza gelen düşünce bu oldu.
Birbirini izleyen ve ad okunarak yapılan oylamalar, bu konudaki çekişmede temsilcilerin gruplaşmasını özellikle gözler önüne serdi. Üç kez oylama yapıldı. iskracılara-karşı [sayfa 43] olanlar (sekiz oy), her oylamada, İskra çekirdeğine, tam bir birlik içinde karşı durdular. Tüm merkez de (Mahov, Lvov, Egorov, Popov, Medvedev, İvanov, Çaryov ve Byelov — ilk kez son ikisi yalpaladı, gâh çekimser kaldı, gâh bizimle birlikte oy kullandı ve tutumları ancak üçüncü oylamada açıklığa çıktı) hafif dalgalanmalarla İskra çekirdeğine muhalefet etti. İskracılardan bazıları —daha çok da Kafkasyalılar (altı oyu olan üç temsilci)— ve bu sayede, “fetişist” eğilim sonunda üstünlük kazandı. Her iki eğilimin yandaşlarının tutumlarını tam olarak aydınlığa çıkardıkları üçüncü oylamada, altı oya sahip üç Kafkasyalı, çoğunluk iskracılardan koptular ve karşı tarafa geçtiler; iki oya sahip iki temsilci —Posadovski ve Kostiş— azınlık iskracılardan koptu. İlk iki oylamada aşağıdaki kişiler ya karşı tarafa geçti ya çekimser kaldı: Çoğunluk iskracılardan Lenski, Stepanov ve Gorski ve azınlıktan Deutsch. İskracıların (toplam otuzüç oyundan) sekizinin karşı tarafa geçmesi, iskracılara-karşı olanlarla kararsız öğeler arasındaki koalisyona üstünlük kazandırdı. Tüzüğün l’inci maddesiyle seçimler için yapılan oylamada (bu kez başka iskracıların ayrılmasıyla) yinelenen şey, kongredeki bu temel gruplaşma gerçeği idi. Seçimlerde yenilgiye uğrayanların, şimdi, bu yenilginin siyasal nedenlerine ve bunun yanı sıra kararsız ve siyasal yönden zayıf olanları giderek ortaya çıkaran ve partinin gözünde, ne olduklarını amansız bir biçimde sergileyen çatışmaların hareket noktasına gözlerini dikkatle yummaları hiç de şaşırtıcı değildir. Dillerin eşitliği olayı, bize, bu çatışmayı daha da açıklıkla göstermektedir. Çünkü o zaman yoldaş Martov, henüz Akimov’la Mahov’un onayını ve övgülerini kazanmamıştı. [sayfa 44]


F.
TARIM PROGRAMI


İskracılara-karşı olanlarla “merkez”in ilke tutarsızlıkları, kongrenin epey zamanını alan tarım programı görüşmelerinde de kendini gösterdi (tutanaklar, s. 190-226) ve hayli ilginç bir sürü noktayı ortaya çıkardı. Beklendiği gibi programa karşı kampanyayı (Lieber ve Egorov yoldaşların ufak-tefek çıkışları ardından) yoldaş Martinov başlattı. Martinov eski savı öne sürdü; “bu tarihsel adaletsizliği” düzeltirken, dolaylı olarak “başka tarihsel adaletsizlikleri onayladığımızı” iddia etti. Ona yoldaş Egorov katıldı. Hatta Egorov “programın anlamının iyi aydınlanmadığı” kanısındaydı; “Bu program bizim için mi, yani bizim istemlerimizi mi tanımlıyor, yoksa bu programı popüler hale mi [sayfa 45] getirmek istiyoruz?” (!?!?) dedi. Yoldaş Lieber de “yoldaş Egorov’un ortaya attığı noktaları belirtmek istemiş olduğunu” söyledi. Yoldaş Mahov alışılagelen olumlu tavrıyla konuştu, “konuşmacıların çoğunluğu [?] sunulan programın anlamını ve amaçlarını olumlu biçimde anlayamamışlardır” dedi. Önerilen program, görüyorsunuz ki, “pek de sosyal-demokrat bir tarım programı sayılamaz”; bu program “tarihsel adaletsizlikleri düzeltme oyununun kokusunu taşıyor”; “safsatanın ve serüvenciliğin izlerini” taşıyor. Bu derin düşünceleri teorik açıdan haklı çıkarmak üzere de bayağılaştırılmış marksizme özgü olan karikatür ve aşırı basitleştirme imdada koştu: Bize, iskracılar “köylüleri, yapıları bakımından türdeş (homogeneous) bir şey gibi ele alıyorlar; oysa köylüler çok zaman önce [?] sınıflara bölündüğüne göre, tek bir program öne sürmek, tüm programı, ister-istemez safsataya dönüştürür ve uygulamaya konduğunda da serüvenci hale getirir” dendi (tutanaklar, s. 202). İskra‘yı (Mahov’un yaptığı gibi) “tanımaya” hazır olan, ama onun doğrultusunu, teorik ve taktik tutumunu hiç bir biçimde kavrayamayan birçok sosyal-demokratın, bizim tarım programımızı beğenmeyişinin gerçek nedenini yoldaş Mahov burada “ağzından kaçırdı”. Bu programı kavrayamamanın nedeni, ayrıntılar üzerindeki görüş ayrılığı değil, bugünkü Rus köylü ekonomisi gibi örgün (complex) ve çok yanlı bir görüngüye (phenomenon), bayağılaştırılmış bir marksizmle yanaşılmasıydı; kavrayamama nedeni bugün de budur. İskra‘ya-karşı olanların önderleriyle (Lieber ve Martinov) “merkez”in önderleri (Egorov ve Mahov) bu bayağımarksist görüşte çabucak buluştular ve uyuştular. Yoldaş Egorov aynı zamanda Yujni Raboçi‘nin ve onun çevresinde toplanan gruplarla toplulukların karakteristik özelliklerinden birini de dile getirdi. Bu özellik, onların, köylü hareketinin önemini kavrayamamalarıydı; ilk ünlü köylü ayaklanmaları sırasında bizim sosyal-demokratlarımızın zayıf [sayfa 46] yanının, bu önemi abartmak değil, tam tersine, yeterince değerlendirmemek (ve ondan yaralanacak güçlerden yoksun bulunmak) olduğunu kavrayamamalarıydı. Yoldaş Egorov, “Ben yazı kurulunun köylü hareketine karşı duyduğu karasevdayı, köylü karışıklıklarından bu yana birçok sosyal-demokratın dayanamadığı karasevdayı paylaşmaktan çok uzağım” dedi. Ama ne yazık ki, Yoldaş Egorov, yazıkurulunun bu karasevdasının neleri kapsadığına dair kongreye kesin bir fikir verme zahmetine girmedi; İskra‘da yayınlanan herhangi bir yazıya özel olarak değinme zahmetine katlanmadı. Üstelik Egorov, bizim tarım programımızın bütün temel noktalarının, köylü karışıklıklarından çok önce İskra‘nın üçüncü sayısında[8*] geliştirilmiş olduğunu da unuttu. İskra‘yı “tanımaları” sözde kalmayanlar, onun teorik ve taktik ilkelerine biraz daha fazla dikkat gösterebilirlerdi!
Yoldaş Egorov, “hayır, köylüler arasında çok fazla bir şey yapamayız!” diye haykırdı, bu haykırışın herhangi bir “karasevda”yı protesto anlamını taşımadığını ama tüm tutumumuzun yadsınması anlamını taşıdığını gösteren sözlerle devam etti: “Demek istiyorum ki, bizim sloganımız, serüvencilerin sloganıyla yarışamaz.” Her şey farklı partilerin sloganları arasında bir “yarış”a indirgeyen ilkesiz bir tutumun çok karakteristik bir ifadesi! Üstelik bu sözler, uyarma girişimlerimizde, geçici başarısızlıklardan düş kırıklığına uğramaksızın ömürlü bir başarı için çalıştığımızı ve program sağlam bir temele sahip olmadıkça (bizimle “yarışanlar”in kısa bir süre için çın çın çınlayan yaygaralarına karşılık) bu ömürlü başarının olanaksız olduğunu gösteren teorik açıklamalardan (tutanaklar, s. 196) konuşmacımızın “tatmin olduğunu” belirtmesinden sonra söylendi. Bayağı bazı düşünceleri izleyen bu “tatmin olmuşluk” güvencesinin ortaya döktüğü şaşkınlık, her şeyi, yani [sayfa 47] yalnızca tarım sorununu değil, ama iktisadi ve siyasal savaşımın tüm program ve taktiklerini kararlaştıran şeyin “sloganlar yarışı” olduğuna inanan eski ekonomizmden[13] miras kalmadır! Yoldaş Egorov, “Tarım işçilerini büyük ölçüde zengin çiftçilerin elinde bulunan otrezkiler[14] için, o zengin çiftçilerle yanyana çarpışmaya inandıramayacaksınız” diyordu.
Bir kez daha, hiç kuşkusuz bizim oportünist ekonomizmimizle akraba olan aşırı bir basitleştirmeyle yüzyüzeyiz. Oportünist ekonomizm de, büyük ölçüde burjuvazinin elinde olan ve gelecekte daha büyük çapta eline geçecek olan şey için çarpışmaya proletaryayı “inandırma”nın olanaksız olduğunda ısrar ederdi. Bir kez daha, tarım işçisiyle zengin köylü arasındaki genel kapitalist ilişkilerin Rusya’ya özgü yanlarını unutan bir bayağılaştırmayla yüzyüzeyiz. Gerçekte, otrezkiler bugün tarım işçisini de eziyor; bu nedenle o tarım işçisinin, kölelik durumundan kurtulmak için “inandırılması” gerekmiyor. “İnandırılması” gerekenler, görevlerine daha geniş bir açıdan bakmaya, özel sorunları tartışırken basmakalıp formülleri bir yana koymaya, amaçlarımızı örgünleştiren ve değiştiren tarihsel durumu dikkate almaya inandırılması gerekenler, belli bazı aydınlardır. Tarım programına karşı olanların, bizim tarım işçimizin gerçek yaşam koşullarını unutmalarının nedeni, yoldaş Martov’un haklı olarak işaret ettiği gibi (tutanaklar, s. 202), yoldaş Mahov’un ve tarım programına karşı olanların konuşmalarında kendini gösteren, mujik budaladır yollu boşinandır.
Sorunu çırılçıplak bir işçi-kapitalist karşıtlığına indirgeyip basitleştiren bizim “merkez” sözcüleri, sık sık yaptıkları gibi kendi darkafalılıklarını mujiğe yüklemeye çalıştılar. “Mujiği, kendi dar sınıf bakış açısı içinde zeki bir adam saydığım içindir ki” dedi yoldaş Mahov, “o, toprağa elkoyma ve bölüşme şeklindeki küçük-burjuva düşüncesinden [sayfa 48] yana çıkacaktır.” Burada, açıkça görüldüğü gibi, iki şey birbirine karıştırılıyor: Mujiğin sınıf görüşünün küçük-burjuva görüşü olarak tanımlanmasıyla, bu görüşün “dar sınırlar”la sınırlanması, o sınırlara indirgenmesi, birbirine karıştırılıyor. Egorov’larla Mahov’ların yanılgısı, (Martinov’larla Akimov’ların yanılgısının proletaryanın görüşünü “dar sınırlar”a indirgeyişleri gibi) işte bu indirgemede yatıyor. Çünkü gerek mantık, gerek tarih, bize, küçük-burjuvanın ikili statüsü nedeniyle, küçük-burjuva sınıf görüşünün az ya da çok dar veya az ya da çok ilerici olabileceğini öğretiyor. Mujiğin darkafalılığı (“budalalığı”) nedeniyle, ya da ona “önyargılar” egemendir diye umutsuzluk içinde, elimiz-kolumuz yanımıza düşeceğine, onun görüşünü genişletmek, mantığının önyargısı üzerinde utkunluk sağlaması için yardım etmek üzere durup dinlenmeksizin çalışmalıyız.
Rus tarım sorununa bayağı “marksist” bakış, yoldaş Mahov’un sözlerinin sonunda, tepe noktasına ulaştı. O, sözlerinde, eski İskra yazıkurulunun bu sadık şampiyonu, kendi ilkelerini ortaya döktü. O sözlerin, alkışlarla karşılanması boşuna değildi. Her ne kadar, bu alkışlar istihza dolu idiyse de… Plehanov’un, Genel Yeniden Dağıtım[15] hareketi karşısında hiç bir şekilde telaşa kapılmadığımızı ve bu ilerici (burjuva ilerici) hareketi gemleyecek kişilerin bizler olmadığımızı söylemesinden öfkelenen yoldaş Mahov “neye talihsizlik adını vereceğimi gerçekten bilemiyorum” dedi. “Ama bu devrim, eğer ona bu ad verilebilirse, devrimci bir devrim olmaz. Buna devrim değil, gericilik demek (gülüşmeler), daha çok ayaklanmaya benzer bir devrim demek daha doğru olur. … Böyle bir devrim bizi geriye götürür, bugünkü durumumuza geri gelebilmemiz için belli bir süreyi gerektirir. Bugün, Fransız devriminden çok daha fazla şeylere sahibiz (alaycı alkışlar), bir sosyal-demokrat partiye sahibiz (gülüşmeler)…” Evet, Mahov gibi düşünen ya da Mahov’un inancını taşıyan merkez kuruluşlarına sahip olan bir [sayfa 49] sosyal-demokrat partiye yalnızca gülünür…
Böylece görüyoruz ki, tarım programının ortaya çıkardığı salt teorik sorunlarda bile, artık iyice bilinen gruplaşma hemen kendini gösterdi. İskracılara-karşı olanlar (sekiz oy), bayağılaştırılmış marksizm adına kavgaya koştular, “merkez”in önderleri Egorov’larla Mahov’lar, sürekli hata yaparak ve aynı darkafalı görüşe sürüklenerek, onları izlediler. Bu nedenledir ki, tarım programının belli bazı noktaları üzerinde yapılan oylamada lehteki oyların otuz ve otuzbeş olması (tutanaklar, s. 225 ve 226) çok doğaldı. Gündemde, Bund’un yeri sorununda beliren tartışmada, hazırlık komitesi olayında ve Yujni Raboçi‘nin kapatılması sorununda da oy sayısı yaklaşık buydu. Ortada, yerleşik ve alışılmış modele pek de uymayan ve Marx’ın teorisinin, özgün ve yeni (Almanlar için yeni) toplumsal ve ekonomik ilişkilere ayrı olarak uygulanmasını gerektiren bir sorun vardı ve bütün “merkez” dönüp Lieber’lerle Martinov’ları izlerken, sorunları aynı tutumla ele alan iskracılar oyların ancak beşte-üçünü elde ettiler. Ama yine de yoldaş Martov, görüş cepheleşmelerini açıkça ortaya koyan oylamaları anmaktan köşe-bucak kaçıyor ve bu apaçık gerçeğin üstüne sünger çekiyor!
Tarım sorunu üzerindeki görüşmeler apaçık göstermiştir ki, iskracılar kongrenin hiç değilse beşte-ikisine karşı savaşmak zorundaydılar. Bu sorunda Kafkasya temsilcileri kesinlikle doğru bir tutum takındılar. Büyük bir olasılıkla bu, Kafkasyalıların kendi bölgelerinde feodalizmin birçok kalıntısının büründüğü biçimler hakkında birinci elden edindikleri bilgilerin, onları, Mahov gibileri tatmin eden, okul çocuklarına özgü soyut ve çıplak karşıtlamalardan (contrasts) uzak tutmasının ürünüydü. Martinov’la Lieber’e, Mahov’la Egorov’a karşı savaşanlar, Plehanov, (“Rusya’da faaliyet gösteren yoldaşlar arasında”, “kırsal alandaki çalışmalarımız hakkında” yoldaş Egorov’unki gibi “karamsar [sayfa 50] görüşlerle sık sık karşılaştığını” söyleyen) Gusev, Kostrov, Karski ve Trotski’ydi. Trotski, haklı olarak, tarım programını eleştirenlerden gelen “iyi niyetli öğütler”in “çok fazla darkafalılık koktuğunu” söyledi. Kongredeki siyasal gruplaşmaları incelemekte olduğumuza göre, şu nokta belirtilmelidir ki, Trotski, konuşmasının bu bölümünde (tutanaklar, s. 208), yoldaş Lange’yi, Egorov ve Mahov’la aynı yere koyarken pek de haklı değildi. Tutanakları dikkatle okuyanlar, Lange’yle Gorin’in, Egorov’la Mahov’dan hayli farklı bir tutum takındığını göreceklerdir. Lange’yle Gorin, otrezki topraklar hakkındaki maddenin yazılışını beğenmediler; bizim tarım programımızın kapsadığı düşünceyi tam olarak anlamışlardı, ama o programı daha başka bir yolda uygulamaya çalışıyorlardı; daha kusursuz gördükleri bir ifade biçimi bulabilmek üzere yapıcı bir biçimde çalıştılar; önergelerini sunarken, programın yazarlarını ikna etmeyi, bu olmazsa bütün iskracı-olmayanlara karşı programı yazanların yanında yer almayı düşünüyorlardı. Örneğin, Mahov’un, tüm tarım programının reddini öngören önerileriyle (tutanaklar, s. 212; önerge lehinde dokuz, aleyhinde otuzsekiz oy) ya da o önergelerdeki bazı noktalarla (tutanaklar, s. 216, vb.) otrezki topraklar hakkında kendi maddesini öneren Lange’nin tutumunu karşılaştırmak, ikisi arasındaki kökten ayrılığı görmeye yeter.[9*]
“Darkafalılık” kokan savlara değinen yoldaş Trotski, “yaklaşan devrimci dönemde köylüyle bağlantı kurmamız gerektiğini” belirtti; “Bu görev karşısında, Mahov’la Egorov’un kuşkuculuğu ve siyasal uzak-görürlüğü, kısa-görüşlülüğün her türlüsünden daha zararlıdır.” dedi. Azınlıktaki iskracılardan bir başkası, yoldaş Kostiş, gayet yerinde olarak, yoldaş Mahov’un “kendisinden, ilkelerinin kararlılığından emin olmayışına” değindi — bizim “merkez”imize uyan [sayfa 51] bir unvan biçen bir tanım bu. Yoldaş Kostiş, “Gerçi farklı eğilimdeler ama, yoldaş Mahov kötümserlikte yoldaş Egorov’dan geri kalmıyor” dedi ve sözünü sürdürdü: “Sosyal-demokratların, zaten köylüler arasında çalışmakta olduklarını, köylü hareketini olabildiği ölçüde zaten yönlendirmekte olduklarını unutuyor. Bu karamsarlığı, bizim çalışmalarımızın çapını daraltıyor.” (Tutanaklar, s. 210.)
Kongrenin program görüşmelerine ilişkin incelememizi bitirirken, muhalif eğilimleri destekleme konusunda yapılan kısa görüşmeyi anmakta da yarar var. Bizim programımız, sosyal-demokrat partinin “Rusya’da var olan toplumsal ve siyasal düzene yönelik her muhalif ve devrimci hareketi” desteklediğini açıkça belirtiyor. Bu satırlarda ortaya konan kaydın bizim tam hangi muhalif eğilimleri desteklediğimizi açık-seçik belirlemiş olması gerekir. Ama her ne kadar, bunca zaman ağızlarda sakız olmuş bir sorunda “karışıklığın ya da yanlış anlamanın” olası olmadığı varsayılsa bile, partimizde uzun süre önce gelişen farklılıklar, bu konuda da kendilerini derhal ortaya koymuşlardır. Apaçık görünüyordu ki, sorun bir yanlış anlama sorunu değil, farklılıklar sorunuydu. Mahov, Lieber ve Martinov derhal tehlike çanlarını çaldılar ve bir kez daha “sağlam” bir azınlık olduklarını kanıtladılar. Yoldaş Martov olsaydı, büyük bir olasılıkla, bunu da entrikaya, dolap geçirmeye, diplomasiye ve “sağlam” bir azınlık ve çoğunluk grupları kurulmasının siyasal nedenlerini anlayamayan insanların başvurduğu öteki hoş şeylere (birlik kongresinde yaptığı konuşmaya bakınız) bağlama gereğini duyardı.
Mahov, bir kez daha marksizmi kabaca bayağılaştırarak işe başladı. “Bizim tek devrimci sınıfımız proletaryadır” diye ilân etti ve bu doğru önermeden hemen yanlış bir sonuç çıkardı: “Geri kalanlar hesaba katılmaya bile değmez, onlar yalnızca asalaklardır (genel gülüşmeler). … Evet onlar yalnızca asalaktırlar ve yalnızca parsayı toplamak [sayfa 52] için ortaya çıkarlar. Onların desteklenmesine karşıyım.” (tutanaklar, s. 226). Yoldaş Mahov’un, kendi durumunu eşsiz bir biçimde ortaya koyması (onun destekçilerinden) birçok kişinin canını sıktı, ama Lieber’le Martinov, “muhalefet” sözcüğünün çıkarılmasını ya da “demokratik muhalefet” diye bir ekleme yaparak sınırlanmasını önererek onunla birleştiler. Plehanov, Martinov’un bu değiştirgesine karşı, haklı olarak ortaya atıldı. “Liberalleri eleştirmeliyiz” dedi Plehanov, “onların gönülsüzlüklerini sergilemeliyiz. Bu doğrudur. … Ama sosyal-demokrat hareketin dışındaki bütün hareketlerin darkafalılığını ve sınırlılığını sergilerken, genel oyu kabul etmeyen bir anayasanın bile, mutlakiyetle karşılaştırıldığı zaman ileri bir adım olduğunu ve bu nedenle yerleşik düzeni böyle bir anayasaya yeğ tutmaması gerektiğini proletaryaya anlatmak görevimizdir.” Martinov, Lieber ve Mahov yoldaşlar bunu kabul etmediler, tutumlarında direndiler. Onların bu tutumunu Akselrod, Starover, Trotski ve bir kez daha Plehanov kınadılar. Yoldaş Mahov, bu konuda, kendini aşmayı başardı; ilkin, öteki sınıfların (proletaryadan başka sınıfların) “hesaba katılmaya” değmez olduğunu ve “onların desteklenmesine karşı” olduğunu söylemişti; daha sonra “gerçi esasta gerici olmakla birlikte burjuvazi sık sık devrimcidir — örneğin feodalizme ve onun kalıntılarına karşı savaşımda” diye itirafta bulunma alçakgönüllüğünü gösterdi. “Ama bazı gruplar vardır” diye sürdürdü sözünü Mahov kendini iyice batağa saplayarak, “ki o gruplar her zaman [?] gericidirler — zanaatkârlar böyledir.” İşte, “merkez”in, daha sonra ağzından köpükler saçarak eski yazıkurulunu savunan bu önderlerinin teori incileri bunlardı. Lonca düzeninin çok kuvvetli olduğu Batı Avrupa’da bile, mutlakiyetin düşüş çağında istisnai bir devrimci anlayış gösterenler, kentlerin bütün öteki küçük-burjuvaları gibi, zanaatkârlardı. Üstelik, hele hele bir Rus sosyal-demokratın, mutlakiyetin devrilmesinden yarım ya da [sayfa 53] bir yüzyıl sonra bugün batılı yoldaşların zanaatkârlar hakkında söylediklerini düşünmeksizin yinelemesi özellikle saçmadır. Rusya’daki zanaatkârların, burjuvaziyle karşılaştırıldığı zaman siyasal bakımdan gerici olduklarından sözetmek ezberlenmiş bir kalıp sözü yinelemekten başka bir şey değildir.
Ne yazık ki, Martinov, Mahov ve Lieber’in reddedilen bu konuya ilişkin değiştirgeleri hakkında kaç oy kullanıldığına dair tutanaklarda herhangi bir kayıt yoktur. Söyleyebileceğimiz tek şey, burada da, İskra‘ya-karşı olanların önderleriyle “merkez”in önderlerinden birinin[10*] iskracılara karşı artık iyi bilinen gruplaşma içinde güçbirliği yaptıklarıdır. Program üzerindeki görüşmelerin bütününü toparlarken, genel bir ilgi çeken ve uyandıran tartışmalarda, şimdi yoldaş Martov’un ve yeni iskra yazıkurulunun dikkatle görmezlikten geldiği fikir cephelerini ortaya koymayan bir görüşme bile bulunmadığını söylememek elden gelmiyor. [sayfa 54]


G.
PARTİ TÜZÜĞÜ
YOLDAŞ MARTOV’UN TASARISI


Kongre, programdan sonra parti tüzüğüne geçti (yukarda değinilen merkez yayın organı sorununu ve temsilcilerin çoğunun doyurucu bir biçimde sunamadığı temsilci raporlarını bir yana bırakıyoruz). Söylemeye bile gerek yok, tüzük sorunu, hepimiz için çok büyük bir önem taşıyordu. Her şey bir yana, ta başından bu yana, İskra, yalnızca bir yayın organı olarak değil, aynı zamanda bir örgüt çekirdeği olarak davranmıştı. İskra dördüncü sayısındaki başyazısında (“Nereden Başlamalı?”), üç yılı aşkın bir süreden beri sistemli ve kararlı olarak izlediği tüm bir örgütlenme planı önesürmüştü.[11*] İkinci parti kongresi, İskra‘yı merkez [sayfa 55] yayın organı olarak kabul ettiği zaman, konuya ilişkin kararın giriş bölümündeki üç maddeden ikisi (tutanaklar, s. 147), işte bu örgütlenme planına ve İskra‘nın örgütlenme görüşlerine ayrılmıştı; gazetenin, pratikteki parti çalışmalarını yönetmesine ve birliğin sağlanmasında oynadığı role ayrılmışı. İşte bu nedenledir ki, tüm parti, örgütlenmeye ilişkin belirli görüşleri benimseyip resmen yasalaştırmadıkça, İskra‘nın çalışmaları ve partinin örgütlenmesi işleri, gerçekte partinin canlandırılması çalışmaları tamamlanmış sayılamazdı. Bu amaca partinin örgütlenme tüzüğüyle varılacaktı.
İskra‘nın, parti örgütüne temel yapmaya çalıştığı iki ana fikir vardı: birincisi, örgütlenmenin bellibaşlı ve ayrıntılı sorunlarını kararlaştırma yöntemini ilke olarak belirleyen merkeziyetçilik fikri; ikincisi de, ideolojik önderlik için bir organın, bir gazetenin özel işlevi fikri — varolan siyasal kölelik koşulları altında, Rus sosyal-demokrat işçi sınıfı hareketinin geçici ve özel gereksinmelerini, ilk eylem üssünü yurt dışında kurma düşüncesi çerçevesinde dikkate alma fikri. Bir ilke sorunu olarak birinci düşüncenin tüm tüzüğe egemen olması gerekiyordu; ikinci fikir, geçici yer ve eylem biçimi koşullarının zorladığı özel bir fikir oluşuyla, biri merkez yayın organı, öteki de Merkez Yönetim Kurulu olmak üzere iki merkez kurulmasını öngören önerge çerçevesinde, merkeziyetçilikten bir çeşit ayrılış gibi görünüyordu. Partinin örgütlenişine ilişkin bu iki belli-başlı İskra fikrini, İskra‘nın , başyazısı (n° 4) “Nereden Başlamalı?“da ve Ne Yapmalı‘da ben geliştirmiştim. Bu fikirler, [sayfa 56] son olarak, Bir Yoldaşa Mektup’ta, pratik olarak tamamlanmış bir tüzük biçiminde, ayrıntılarıyla açıklanmıştı. Gerçekte, eğer İskra‘nın tanınması salt sözde kalmayacaksa, salt beylik bir söz olmayacaksa, geriye kalan tek şey, bu fikirleri somutlaştıracak bir tüzüğün maddelerinin yazılmasından ibaretti. Bir Yoldaşa Mektup‘un yeni baskısına yazdığım giriş yazısında, parti tüzüğünün o broşürle şöyle bir karşılaştırılmasının, her ikisindeki örgütlenme fikirlerinin tam bir özdeşlik içinde olduğunu görmeye yeteceğini belirtmiştim.
İskra‘nın örgütlenme düşüncelerinin tüzükte biçimlendirilmesi çalışmalarından söz ederken, yoldaş Martov’un andığı bir olaya, à propos[12*] değinmem gerekiyor. “Bir gerçeğin ortaya konması” dedi Martov birlik kongresinde (tutanaklar, s. 58), “Lenin’in, benim bu madde üzerinde [yani birinci madde] oportünizme kaymamı beklememiş olduğunu göstermeye yetecektir. Kongreden bir-buçuk ya da iki ay kadar önce, tasarımı Lenin’e gösterdim. O tasarıdaki birinci madde, tam kongreye önerdiğim madde gibi yazılmıştı. Lenin, tasarıma çok ayrıntılı olduğu gerekçesiyle itiraz etti ve bana, beğendiği tek şeyin birinci maddedeki —yani parti üyeliğinin tanımı maddesindeki— fikir olduğunu söyledi, benim maddeyi yazış şeklimin iyi olmadığını, bu nedenle o maddedeki fikri bazı değişikliklerle kendi tüzüğüne geçireceğini ifade etti. Görüldüğü gibi, Lenin benim maddeyi yazış şeklimi çok önceden biliyordu, bu konudaki görüşlerimden haberdardı. Görüyorsunuz ki, ben kongreye açık-seçik bilinen görüşlerimle geldim, düşüncelerimi gizlemedim. Karşılıklı üye seçimine, merkez yönetim kuruluyla merkez yayın organına üye seçiminde oybirliği ilkesine, vb., karşı duracağıma dair kendisini uyardım.” [sayfa 57]
Söz, karşılıklı üye seçimine karşı durma uyarısına geldiği zaman, o konudan söz ederken, işin aslını göreceğiz. Şimdi bu noktada, Martov’un tüzüğünün “açık-seçik bilinen görüşleri” üzerinde duralım. Birlik kongresinde, münasebetsiz tüzüğüyle ilgili bu olayı belleğinden çıkarıp yeniden ortaya koyarken (ki o tüzüğü, münasebetsiz olduğu için kongrede geri almış, ama kongreden sonra, kendisine özgü tutarlılığıyla, bir kez daha gün ışığına çıkarmıştır) Martov, sık sık olduğu gibi, birçok şeyi unuttu ve bu nedenle de işleri birbirine karıştırdı. İnsan düşünüyor da, özel konuşmaları aktarmaması ve belleğine dayanmaması için, (insanlar ellerinde olmadan, yalnızca kendi yararlarına olan şeyi anımsarlar), şimdiye dek gelmiş-geçmiş bazı olayların kendisini yeter ölçüde uyarmış olması gerekirdi — ama yine de yoldaş Martov, elinde daha başka malzeme olmadığı için, çürük malzeme kullandı. Bugün yoldaş Plehanov bile onu taklit etmeye başlıyor — anlaşılan kötü örnek bulaşıcı.
Martov’un tasarısının birinci maddesindeki “fikri” “beğenmiş” olamazdım; çünkü kongreye gelen bu tasarıda herhangi bir fikir yoktu. Belleği kendisini yanıltıyor. İyi bir talih eseri, Martov’un tasarısını, kâğıtlarımın arasında buldum. Bu tasarıda, “birinci madde, kongrede önerdiği biçimde yazılmış değildi.” Bu kadarı “açık-seçik görüşler” için yeterlidir!
Martov’un tasarısındaki birinci madde şöyle: “Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul ederek, parti organlarının [aynen böyle!] denetim ve yönetimi altında, partinin amaçlarını gerçekleştirmek için faal olarak çalışan kişidir.”
Benim tasarımdaki birinci madde şöyle: “Parti üyesi, parti programını kabul eden ve hem mali yönden, hem parti örgütlerinden birine bizzat katılarak partiyi destekleyen kişidir.” [sayfa 58]
Martov’un kongrede yazdığı ve kongrece kabul edilen birinci maddesi şöyle: “Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul eden, partiyi mali yönden destekleyen ve parti örgütlerinden birinin yönetimi altında partiye düzenli olarak kişisel yardımda bulunan kişidir.”
Maddeleri böyle yanyana koyunca açıkça görülüyor ki, Martov’un tasarısında herhangi bir fikir yoktur, yalnızca boş bir tümce vardır. Parti üyelerinin, parti organlarının denetim ve yönetimi altında çalışmak zorunda olduklarını söylemeye gerek yoktur; başka türlü olamaz. Böyle bir maddeden, ancak hiç bir şey söylemeksizin konuşmayı sevenler, “tüzüğü” bir söz kalabalığı ve bürokratik formüller (yani iş için yararı olmayan ama gösteriş için yararlı olduğu düşünülen formüller) içinde boğmayı sevenler söz edebilir. Birinci maddenin fikri, ancak şu soru sorulduğu zaman ortaya çıkıyor: Parti organları, parti örgütlerinden herhangi birine bağlı olmayan parti üyelerini gerçekte yönlendirebilirler mi? Yoldaş Martov’un tasarısında bu düşüncenin izi bile yoktur. İşte bundan ötürüdür ki, “bu konu üzerinde” yoldaş Martov’un “görüşleri”ni bilmiş olamazdım. Çünkü yoldaş Martov’un tasarısında bu konuda hiçbir görüş yoktur. Yoldaş Martov’un gerçekleri dile getirişi, işleri yüzüne gözüne bulaştırmaktır.
Öte yandan, yoldaş Martov’a şu noktanın belirtilmesi gerekir ki, “benim bu konudaki görüşlerimi” tasarımdan biliyordu; görüşlerimi protesto etmedi; tasarımı kongreden iki-üç hafta önce herkese gösterdiğim halde, Martov, görüşlerimi, ne yazıkurulunda, ne de yalnızca benim tasarımı bilen temsilcilerle konuşmalarında reddetmiş değildir. Dahası var, kongrede bile, ben tüzük tasarımı[13*] sunduğum [sayfa 59] ve tüzük komisyonunun seçiminden önce savunduğum zaman, yoldaş Martov açıkça şöyle dedi: “Lenin yoldaşın vargılarıyla birleşiyorum. Ondan yalnızca iki noktada ayrılıyorum” (italikler benim) — konseyin kuruluş biçiminde ve karşılıklı üye seçmenin oybirliğine dayanmasında (tutanaklar, s. 157). Birinci madde üzerinde herhangi bir ayrılık olduğuna dair henüz tek sözcük söylenmiş değil.
Sıkıyönetim hakkındaki broşüründe yoldaş Martov, kendi tüzüğünü geniş ayrıntılarıyla bir kez daha anımsamayı uygun görmüş. Bu broşürde Martov, birkaç ufak nokta dışında şimdi bile (Şubat 1904 — bundan üç ay sonra ne olacağını söyleyemeyiz) imzasını atacağını söylediği tüzüğünün, “merkeziyetçiliğin aşırı serpilmesini onun onaylamadığını açıkça gösterdiği”ne dair bize güvence veriyor (s. IV). Yoldaş Martov’un şimdi yaptığı açıklamaya göre, bu tüzüğü kongreye sunmamasının nedenlerinden birincisi, “İskra‘dan öğrendiklerinin onda tüzüğü küçük görme duygusunu yaratmış olması”dır (işine geldiği zaman İskra sözcüğü yoldaş Martov’un gözünde dar bir hizip ruhunu değil, ama eğilimlerin en kararlısını ifade ediyor! Ne yazık ki, İskra‘dan öğrendikleri, üç yıl içinde, aydın bir kişinin kararsız ruh halinin, ortak rızayla kabul edilmiş tüzüğün ihlalini haklı gösterebilmek için başvurduğu anarşist sözleri, yoldaş Martov’un küçük görmesini sağlayamamıştır). İkincisi, görmüyor musunuz, yoldaş Martov, “İskra‘nın ortaya çıkardığı temel örgüt çekirdeğinin taktiklerine herhangi bir uyumsuzluk getirmek”ten sakınmak istemiştir! Çok tutarlı, değil mi? [sayfa 60] Birinci maddenin oportünist biçimde yazılışıyla ya da merkeziyetçiliğin aşırı serpilmesiyle ilgili bir ilke sorununda yoldaş Martov (yalnızca dar hizip kafasıyla dehşet verici olan) bir uyumsuzluktan öylesine korkuyor ki, yazıkurulu gibi bir çekirdekle ilgili görüş ayrılığını bile ortaya koymuyor! Merkez organlarının kuruluşuna ilişkin pratik sorunda ise yoldaş Martov, İskra örgütünün (bu gerçek temel örgüt çekirdeğinin) çoğunluğunun oyuna karşı Bund’un ve Raboçeye Dyelo‘cuların yardımını isteyebilmiştir. Yoldaş Martov, en yetkili yargıcıların sorunu değerlendirişindeki “hizip ruhu”nu reddedebilmek için, salt bunun için giriştiği sözümona yazıkurulunu savunma çabalarına sızan kendi hizipçiliğindeki “uyumsuzluğu” görmüyor bile. Onu cezalandırmak için, tüzüğünün tam metnini, hangi görüşleri ve hangi aşırı serpilmeleri ortaya koyduğunu göstererek, buraya aynen alıyoruz:[14*]
“Parti tüzük tasarısı. — 1. Parti Üyeliği. — l° Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul ederek, parti organlarının denetim ve yönetimi altında partinin amaçlarını gerçekleştirmek için faal olarak çalışan kişidir. — 2° Bir üyenin, parti çıkarlarıyla bağdaşmayan işler dolayısıyla partiden çıkarılmasına Merkez Yönetim Kurulu karar verir. [Gerekçeli çıkarma cezası, parti dosyalarında saklanır ve istek halinde bütün parti yönetim kurullarına bildirilir. Merkez Yönetim Kurulunun kararına karşı iki ya da daha fazla yönetim kurulunun isteğiyle kongreye başvurulabilir.]” … Ben, Martov’un tasarısında yer alan açıkça anlamsız, herhangi bir “fikir” içermemekle kalmayan, ama herhangi bir belirli koşul ya da istemi de içermeyen maddeleri —çıkarma cezasına ilişkin kararın tam nerede saklanacağı hükmünün tüzükte yer alması gibi eşsiz bir tanımı ya da Merkez Yönetim Kurulunun bir üyeyi çıkarma kararına karşı kongreye başvurma (genel olarak bütün kararlarına karşı değil mi?) maddesi gibi maddeleri— köşeli ayraçlar içinde göstereceğim. Bu, gerçekte, gereksiz, açıkça yararsız ya da kırtasiyeci madde ve [sayfa 61] esasları biçimleyen bir laf kalabalığı ya da gerçekten bürokratik bir biçimselliktir. “II. Yerel Yönetim Kurulları. — 3° Yerel çalışmalarda partiyi, parti yönetim kurulları temsil eder.” (Ne yeni ve zekice bir şey!) “4° [İkinci Kongre sırasında varolan ve kongrede temsil edilen yönetim kurulları parti yönetim kurulları olarak kabul edilir.] — 5° Dördüncü maddede anılanlara ek olarak partinin yeni yönetim kurulları Merkez Yönetim Kurulu tarafından atanır. [Merkez Yönetim Kurulu, ya halen varolan belli bir yerel örgütün üyelerini yönetim kurulu olarak onaylar, ya da eski örgütü yenileyerek bir yerel yönetim kurulu oluşturur.] — 6° Yönetim kurulları, kendi üye sayılarını, kurul içinde seçim yaparak artırabilirler. — 7° Merkez Yönetim Kurulu, bir yerel yönetim kurulunun üye sayısını, (kendisince bilinen) yoldaşlarla, yönetim kurulunun toplam üye sayısının üçte-birini geçmemek üzere, artırma hakkına sahiptir.” Bürokrasinin mükemmel bir örneği. Niçin üçte-birini geçmiyor? Amaç nedir? Artırma tekrar tekrar yapılabileceğine göre, hiç bir şeyi sınırlamayan bu sınırlamanın anlamı nedir? “8° [Bir yerel yönetim kurulunun adli kovuşturma nedeniyle dağılması ya da parçalanması durumunda" (bu, bütün üyelerin tutuklanmaması mı demek oluyor?) "Merkez Yönetim Kurulu, o yerel yönetim kurulunu yeniden kurar.]” (7′nci maddeyi dikkate almaksızın mı? Yurttaşlara, hafta içinde çalışmalarını, tatil günleri dinlenmelerini emreden Rus yasalarıyla bu 8′inci madde arasında yoldaş Martov bir benzerlik görmüyor mu?) “9° [Eğer herhangi bir yerel yönetim kurulunun çalışmaları partinin çıkarlarıyla bağdaşmazsa, olağan parti kongresi, Merkez Yönetim Kuruluna, o yerel yönetim kurulunu yenileme emrini verebilir. Böyle bir durumda, o yönetim kurulu dağılmış sayılır ve o kurulun çalışma alanındaki yoldaşlar ona bağlı olmaktan[15*] çıkarlar.]” Bu maddede yer alan hüküm, “Her türlü sarhoşluk yasaktır” yollu Rus yasasının bugüne kadar gelen maddesi kadar yararlı görünüyor. “10° [Partinin yerel yönetim kurulları, kendi bölgelerinde, partinin bütün propaganda, uyarma ve örgütlenme işlerini yürütürler ve partinin Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organlarının, kendilerine emanet edilmiş parti görevlerini yerine getirme çalışmalarına yardımcı olmak üzere bütün güçleriyle çalışırlar.]” Öf! Kutsal bildiğiniz tüm şeyler aşkına söyleyin, bunun [sayfa 62] amacı nedir? “11° [Yerel bir örgütün iç düzenlemeleri, bir yönetim kurulu ile ona bağlı gruplar arasındaki karşılıklı ilişkiler" (işitiyor musunuz yoldaş Akselrod?) " ve bu grupların yetki ve özerklik sınırları" (yetki sınırlarıyla özerklik sınırları aynı şey değil mi?) "bizzat yerel yönetim kurulu tarafından kararlaştırılacak ve Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organlarının yazıkuruluna bildirilecektir.]” (Bir şey unutulmuş: Bu bildirimlerin nerede dosyalanacağı belirtilmemiş.) “12° [Yönetim kurullarına bağlı bütün gruplar ve parti üyesi bireyler, herhangi bir konudaki düşüncelerinin ve tavsiyelerinin, parti Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organlarına iletilmesini isteme hakkına sahiptirler.] — 13° Yerel parti yönetim kurulları, kendi gelirlerinden, Merkez Yönetim Kurulu fonlarına, Merkez Yönetim Kurulunun saptayacağı miktarda yardımda bulunurlar. — III. Rusçadan Başka Dillerde Girişilecek Ajitasyon Çalışmaları İçin Kurulacak Örgütler. — 14° [Rusça dışındaki herhangi bir dilde yürütülecek ajitasyon çalışmaları için ve aralarında böyle bir ajitasyon işinin yürütüleceği işçileri örgütlemek amacıyla, böyle bir özel ajitasyon işinin ve bu tür örgütler ortaya çıkarılmasının gerekli görüldüğü yerlerde bu tür ayrı örgütler kurulabilir.] — 15° Böyle bir zorunluk olup olmadığına parti Merkez Yönetim Kurulu ve anlaşmazlık hallerinde parti kongresi karar verir.” Tüzüğün daha sonraki maddeleri düşünülürse, bu maddenin ilk bölümü gereksizdir; anlaşmazlık halleriyle ilgili ikinci bölümü ise yalnızca gülünçtür. “16° [14'üncü maddede anılan yerel örgütler, özel işlerinde özerk olacaklardır, ancak yerel yönetim kurulunun denetimi altında çalışacaklar ve ona bağlı olacaklardır; bu denetim biçimi ve yönetim kuruluyla özel örgüt arasındaki örgütsel ilişkilerin niteliği, yerel yönetim kurulu tarafından kararlaştırılacaktır." (Tanrıya şükürler olsun! Bu boş söz kalabalığının ne kadar gereksiz olduğu artık iyice ortaya çıkmış bulunuyor.) "Partinin genel çalışmaları açısından bu örgütler, yönetim kurulunun bir parçası olarak hareket ederler.] — 17° [14'üncü maddede anılan yerel örgütler, özel görevlerini daha etkin biçimde yerine getirebilmek üzere, özerk birlikler kurabilirler. Bu birlikler kendi özel gazetelerine ve yönetim organlarına sahip olabilirler; bunların her ikisi de parti Merkez Yönetim Kurulunun doğrudan denetimi altındadırlar. Bu birlikler kendi tüzüklerini bizzat hazırlarlar, ancak bu tüzüklerin parti Merkez Yönetim Kurulunca onaylanması gereklidir.] — 18° [17'nci maddede sözü edilen özerk birlikler, yerel koşullar gereği yerel parti yönetim kurulları, esas itibariyle belli bir dilde ajitasyon [sayfa 63] çalışmaları yapıyorlarsa, onları da içine alabilir. Not: Özerk birliğin bir parçasını oluştururken, böyle bir yönetim kurulu, partinin yönetim kurulu olma niteliğini yitirmez.]” (Bu madde bütünüyle, müthiş yararlı ve çok zekice. Hele not’a diyecek yok.) .”19° [Özerk bir birliğe bağlı olan yerel örgütlerin o birliğin merkez organlarıyla ilişkileri, yerel yönetim kurullarının denetimi altındadır.] — 20° [Özerk birliklerin merkez basınının ve yönetim organlarının parti Merkez Yönetim Kuruluyla ilişkisi, yerel yönetim kurullarının parti Merkez Yönetim Kuruluyla ilişkisi gibidir.] IV. Parti Merkez Yönetim Kurulu ve Basın Organları. — 21° [Parti bir bütün olarak Merkez Yönetim Kuruluyla siyasal ve teorik basın organlar tarafından temsil edilir.] — 22° Merkez Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır: partinin bütün pratik çalışmalarının genel yönünü yürütmek; bütün güçlerinin tam yerinde ve yararlı bir biçimde kullanılmasını sağlamak; partinin bütün kesimlerinin çalışmalarını denetlemek; yerel örgütleri yayınlarla beslemek; partinin teknik yapısını örgütlemek; parti kongrelerini toplamak. — 23° Partinin basın organlarının görevleri şunlardır: partinin ideolojik yönünü yürütmek, parti programı için propaganda yapmak, sosyal-demokrasinin dünya görüşünün teorik ve popüler yönden işlenmesini gerçekleştirmek. — 24° Partinin bütün yerel yönetim kurulları ve özerk birlikler, hem Merkez Yönetim Kuruluyla, hem parti yayın organlarının yazıkuruluyla, doğrudan haberleşme ilişkisi kurarlar ve onları, hareketin gelişiminden ve kendi bölgelerindeki örgütlenme çalışmalarından, belli aralıklarla haberdar ederler. — 25° Parti yayın organlarının yazıkurulu parti kongrelerinde atanır ve gelecek kongreye kadar görev yapar. — 26° [Yazıkurulu kendi içişlerinde özerktir] ve her defasında Merkez Yönetim Kuruluna haber vererek, iki kongre arasında, kendi üyelerinin sayısını artırabilir ya da değiştirebilir. — 27° Merkez Yönetim Kurulunun yayınladığı ya da onayladığı bütün bildiriler, Merkez Yönetim Kurulunun isteği üzerine, parti organında yayınlanır. — 28° Merkez Yönetim Kurulu, parti organlarının yazıkuruluyla anlaşarak, yayın çalışmalarının çeşitli yönleri için özel yazarlar grubu kurabilir. — 29° Merkez Yönetim Kurulu, kongre tarafından atanır ve gelecek kongreye kadar görev yapar. Merkez Yönetim Kurulu, herhangi bir sınırlama olmaksızın, üyelerinin sayısını, kendi içinde yapacağı seçim yoluyla artırabilir. Bu durumda, her defasında parti merkez yayın organlarının yazıkuruluna haber verir. — V. Parti Yurtdışı Örgütü. — 30° Yurtdışındaki parti örgütü, yurtdışında yaşayan Ruslar arasında propaganda [sayfa 64] yapar ve onların içindeki sosyalist öğeleri örgütler. Yurtdışındaki parti örgütüne, seçimle gelmiş bir yönetim organı önderlik eder. — 31° Partiye bağlı özerk birlikler, özel görevlerini yürütmelerine yardım etmesi için yurtdışında şubeler bulundurabilirler. Bu şubeler, yurtdışındaki genel örgüt içinde özerk grupları oluştururlar. — VI. Parti Kongreleri. — 32° En yüksek parti otoritesi kongredir. — 33° [Parti kongresi programı, tüzüğü ve parti çalışmalarının rehber ilkelerini saptar; bütün parti organlarının çalışmalarını denetler ve bu organlar arasında çıkan anlaşmazlıkları çözümler.] — 34° Kongrelerde temsil hakkı şunlara aittir: a) Yerel parti yönetim kurulları, b) Partiye bağlı bütün özerk birliklerin merkez yönetim organları; c) Parti Merkez Yönetim Kurulu ve merkez yayın organlarının yazıkurulu; d) Yurtdışındaki parti örgütü. — 35° Temsilcilere vekâlet verilebilir, ancak hiç bir temsilci, üçten fazla geçerli vekâlet yüklenemez. Bir vekâlet iki temsilciye bölüştürülebilir. Bağlayıcı talimatlar yasaktır. — 36° Merkez Yönetim Kurulu, bulunmasında yarar umulan danışman yoldaşları kongreye çağırma yetkisine sahiptir. — 37° Parti program ve tüzüğünde değişiklik için üçte-iki çoğunluk gereklidir; öteki sorunlar salt çoğunlukla kararlaştırılır. — 38° Kongrenin yapıldığı tarihte işbaşında olan parti yönetim kurullarının yarıdan fazlası kongrede temsil ediliyorsa, o kongre geçerli sayılır. — 39° Kongreler, olanak elverdiği ölçüde, iki yılda bir toplanır. [Eğer Merkez Yönetim Kurulunun elinde olmayan nedenlerle, kongre bu süre içinde toplanamazsa, Merkez Yönetim Kurulu, kendi sorumluluğu altında, kongreyi erteler.]”
Bu sözümona tüzüğü, istisnai bir sabır göstererek, başından sonuna kadar okuyan herhangi bir okur, aşağıda vardığım sonuçlar için, her halde benden gerekçe sormayacaktır. Birinci sonuç: Tüzük, onmaz bir aşırı şişkinlik hastalığına tutulmuştur. İkinci sonuç: Bu tüzükte, aşırı ölçüde gelişmiş bir merkeziyetçiliğin onaylanmadığını gösteren özel herhangi bir örgütlenme görüşünün izini bulmak olanaksızdır. Üçüncü sonuç: Yoldaş Martov, hazırladığı tüzüğün 39′da 38′inden çoğunu dünyanın gözünden gizlemekle (ve kongrede tartışmadan geri tutmakla) gayet akıllıca davranmıştır. Ne var ki à propos böyle bir gizlemeye sapması, ama bir yandan da açık-seçik davranmaktan sözetmesi gariptir. [sayfa 65]


H.
ISKRACILAR ARASINDAKİ BÖLÜNMEDEN ÖNCE
MERKEZİYETÇİLİK KONUSUNDAKİ TARTIŞMALAR


Cephe ayrılıklarının varlığını hiç kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortaya döken bir soruna, birinci maddenin yazılışına ilişkin gerçekten ilginç soruna geçmeden önce, kongrenin 14′üncü oturumuyla 15′inci oturumunun bir bölümünü alan genel tüzük tartışmaları üzerinde kısaca duralım. Bu tartışma, merkez organlarının kuruluşu konusunda İskra örgütü içindeki kesin ayrılıktan önce olduğu için bazı yönlerden önem taşıyor. Genel olarak tüzük üzerinde, özel olarak organlara üye çağırma konusunda onu izleyen tartışmalar ise, İskra örgütündeki bu kesin ayrılığı izlemiştir. Bu ayrılıktan önce, görüşlerimiz, hepimiz için çok önemli bir sorun haline gelen Merkez Yönetim Kurulunun kimlerden [sayfa 66] oluşacağına ilişkin düşüncelerden etkilenmemişti. Bu nedenle doğal olarak, görüşlerimizi daha tarafsız ifade edebiliyorduk. Daha önce belirtmiş olduğum gibi yoldaş Martov, benim örgüt konusundaki görüşlerimi paylaşıyordu (tutanaklar, s. 157), yalnızca ayrıntılara ait iki noktada kendi görüşlerini saklı tutuyordu. Buna karşılık gerek iskracılara karşı olanlar, gerek “merkez”, İskra‘nın örgütlenme planının (ve dolayısıyla bütünlüğü içinde tüzüğün) iki temel görüşüne karşı bir anda savaş alanına atılmışlardı: merkeziyetçiliğe ve “iki merkez”e karşıydılar. Yoldaş Lieber, benim tüzüğümden, “örgütlü güvenmezlik” diye söz ediyordu; (Popov ve Egorov yoldaşların yaptığı gibi) iki merkez önerisinde ademi merkeziyetçilik bulmaktaydı. Yoldaş Akimov, yerel yönetim kurullarının yetkilerini genişletmek ve özellikle, onlara “kendi kuruluşlarını değiştirme hakkı”nı vermek istiyordu. “Yerel yönetim kurullarına daha geniş hareket özgürlüğü verilmelidir. … Merkez Yönetim Kurulu nasıl Rusya’da faal olan bütün örgütlerin temsilcileri tarafından seçiliyorsa, yerel yönetim kurulları da kendi bölgelerinde faal olan işçiler tarafından seçilmelidir. Eğer bu olmazsa, yerel yönetim kurullarına Merkez Yönetim Kurulunun atayabileceği üyelerin sayısı sınırlanmalıdır…” (tutanaklar, s. 158). Görüldüğü gibi yoldaş Akimov, “merkeziyetçiliğin aşırı gelişmesi”ne karşıt bir sav öne sürüyordu, ama ağırlığı olan bu savlara karşı yoldaş Martov’un kulakları tıkalıydı, çünkü henüz merkez organlarının kuruluşu konusuna ilişkin olarak yenilgiye uğramış değildi, o nedenle Akimov’un izinden gitmeye zorlanmamıştı. Yoldaş Akimov, yoldaş Martov’a kendi tüzüğünün “fikri”ni (Madde 7 – Merkez Yönetim Kurulunun, yönetim kurullarına üye atama hakkının sınırlanması) önerdiği zaman bile kulaklarını tıkamaya devam etti. O sıralarda yoldaş Martov henüz bizimle uyuşumsuzluk içinde olmak istemiyordu; bu nedenle de hem yoldaş Akimov’la hem kendisiyle uyuşumsuzluğa düşmeye [sayfa 67] gözyumdu. O sıralarda “canavar merkeziyetçiliğin” karşıtları, yalnızca, İskra merkeziyetçiliğini kendileri için açıkça yararsız bulanlardı: bu merkeziyetçiliğe karşı duranlar Akimov, Lieber ve Goldblatt’tı. Onları da ihtiyatla ve gayet dikkatle (çünkü onlar her zaman geri dönebilirlerdi) Egorov (tutanaklar, s. 156 ve 276) ve onun gibiler izliyordu. O sıralarda, merkeziyetçiliğe yönelen tepkiyi yaratan şeyin, Bund, Yujni Raboçi, vb.’nin çevre ve hizip çıkarları olduğunu, partinin büyük bir çoğunluğu açık-seçik biliyordu. Merkeziyetçiliğe şimdi de İskra‘nın eski yazıkurulunun karşı durmasının, aynı biçimde, onun grup çıkarlarıyla ilgili olduğunu partinin çoğunluğu yine biliyor.
Örneğin yoldaş Goldblatt’ın konuşmasını (tutanaklar, s. 160-161) ele alalım. Goldblatt, benim “canavar” merkeziyetçiliğimi eleştiriyor; bu merkeziyetçiliğin, daha alt düzeydeki örgütlerin “yıkımı”na yolaçacağını, “merkeze, her şeye karışabilmesini sağlayacak sınırsız bir güç ve sınırsız bir hak tanıma arzusuyla dolup taştığını”, örgütlere “yalnızca, yukardan gelen buyruklara gık çıkarmaksızın boyuneğme hakkını” tanıdığını, vb., öne sürüyor. “Tasarının önerdiği merkez, kendisini bir boşluk içinde bulacaktır; çevresinde yan örgütler değil, merkezin yetkili temsilcilerinin içinde at oynatacağı, belli bir biçimden yoksun bir yığın bulacaktır.” Bu, kongredeki yenilgileri ardından Martov’larla Akselrod’ların bize yönelttikleri sahte laf ebeliğinin tam aynısıdır. Bund, kendi merkez kuruluna daha da kesin sınırsız haklar, (yani üye atama ve çıkarma; hatta temsilcilerin kongreye girmesine izin vermeyi reddetme hakları) tanırken, bizim merkeziyetçiliğimizle savaştığında, herkes gülmüştü. İşin aslı ortaya çıktığı zaman, insanlar, azınlığın ulumalarına da güleceklerdir; çünkü onlar merkeziyetçiliğe ve tüzüğe karşı azınlıkta oldukları zaman yaygarayı basmışlar, ancak kendilerini bir kez çoğunluk haline getirmeyi başardıktan sonra tüzükten yararlanmakta bir saniye bile geri kalmamışlardır. [sayfa 68]
İki merkez sorunu üzerinde de gruplaşma açıkça ortadaydı; İskracıların tümüne karşı duranlar Lieber, (merkez yayın organının konseyde, Merkez Yönetim Kuruluna ağır bastığı yollu, şimdi pek tutulan Akselrod-Martov havasını ilk kez çalan) Akimov, Popov ve Egorov’du. İki merkez planı, eski İskra‘nın her zaman savunduğu (ve Popov’larla Egorov’ların sözle onayladıkları) örgütlenme düşüncesinin ürünüydü. Eski İskra‘nın siyaseti, Yujni Raboçi‘nin planlarına, aynı zamanda popüler bir yayın organı yaratma ve sonunda bu organı egemen organ haline çevirme planlarına kestirmeden gidiyordu. İlk bakışta çok garip görünen paradoksun, bütün iskracılara-karşı olanlarla tüm Bataklığın bir tek merkez kurulundan, yani görünüşe göre daha geniş bir merkeziyetçilikten yana olmalarındaki paradoksun kökleri burada yatıyor. Kuşkusuz, (özellikle Bataklık içinde), Yujni Raboçi‘nin örgütlenme planının neye yolaçacağını ve işin yapısı gereği neye yolaçmak zorunda olduğunu bilmeyen, bu konuda açık bir fikri olmayan bazı temsilciler vardı, ama bunlar, kararsızlıkları ve kendilerine güven duymayışları nedeniyle iskracılara-karşı olanları izlemek zorunda kalmışlardı.
Tüzük üzerinde (iskracılar arasındaki bölünmeden önce yapılan) bu görüşme sırasında iskracıların yaptığı konuşmalardan özellikle belirtilmesi gerekenler, yoldaş Martov’un (benim örgütlenme görüşlerimle “birleşen”) konuşmasıyla Trotski’nin konuşmasıdır. Trotski’nin, Akimov ve Lieber yoldaşlara verdiği yanıtın her sözcüğü, “azınlığın” kongre sonrası tutumunun ve teorilerinin tüm sahteliğini gözler önüne sermektedir. Trotski şöyle demişti: “Yoldaş Akimov, Merkez Yönetim Kurulunun yetkilerini, tüzüğün yeter açıklık ve kesinlikle tanımlamadığını söyledi. Kendisiyle aynı görüşte değilim. Tam tersine bu tanımlama kesindir ve parti bir bütün olduğu ölçüde, Merkez Yönetim Kurulunun yerel yönetim kurulları üzerindeki denetiminin sağlama [sayfa 69] bağlanmasını ifade etmektedir. Yoldaş Lieber, benim bir sözümü kullanarak, tüzüğün ‘örgütlü güvenmezlik’ olduğunu söyledi. Doğrudur. Ama ben bu sözü, Bund sözcülerinin önerdiği tüzük için, partinin bir kesimi adına partinin tümüne karşı gösterilen örgütlü güvenmezliği temsil eden tüzük için kullandım. Öte yandan bizim tüzüğümüz” (o sıralarda, yani merkez kurullarının kuruluşu konusunda henüz yenilgiye uğranmadığı sıralarda, tüzük, “bizim” tüzüğümüzdü) “partinin, kendine bağlı tüm bölümlere karşı örgütlü güvenmezliğini, yani tüm yerel, bölgesel, ulusal ve öteki örgütler üzerinde denetimini temsil etmektedir.” (tutanaklar, s. 158). Evet, bizim tüzüğümüz burada doğru bir biçimde tanımlanmaktadır. “Örgütlü güvenmezlik” ya da aynı şey demek olan “sıkıyönetim”i tasarlayan ve ortaya atanların entrikaya başvuran çoğunluk olduğunu rahat rahat öne sürebilenlere, bu sözleri sürekli olarak akıllarında tutmalarını salık veririz. Sorunun kendi gruplarını ya da başka bir grubu ilgilendirmesine bakarak Martov ve hempasının görüşlerinin nasıl değiştiğinin örneğini, yani siyasal kaypaklığın örneğini görmek isteyenlerin bu konuşmayla, Yurtdışı Birliği Kongresinde yapılan konuşmaları şöyle bir karşılaştırmaları yeter de artar bile. [sayfa 70]


İ.
TÜZÜĞÜN BİRİNCİ MADDESİ


Kongrede ilgi çekici bir tartışmaya yolaçan farklı metinleri daha önce belirtmiştik. Bu tartışma hemen hemen iki oturum boyunca sürdü ve tek tek ad okunarak yapılan iki oylamayla sona erdi (tüm kongre boyunca, eğer yanılmıyorsam, ad okunarak sekiz oylama yapılmıştı; çok fazla zaman yitirilmesine yolaçtığı için, ancak çok önemli konularda bu yola başvuruluyordu). Bu sorun da kuşkusuz bir ilke sorunuydu. Kongrenin tartışmaya gösterdiği ilgi çok büyüktü. Bütün temsilciler oy kullandı – bu, (herhangi bir büyük kongrede olduğu gibi) bizim kongremizde de az görülen bir olaydı. Tartışmacıların gösterdiği ilgiyi, bu durum da tanıtlıyor. [sayfa 71]
Öyleyse, tartışılan sorunun özü neydi? Kongrede söylediğim ve ondan sonra birçok kez yinelediğim gibi, “Ben [birinci madde üzerindeki] ayrılığımızı hiç bir biçimde partinin ölüm-kalım sorunu sayacak kadar hayati saymıyorum. Tüzükteki yersiz bir madde yüzünden, kuşkusuz, yok olacak değiliz!” (tutanaklar, s. 250).[16*] Her ne kadar, birbirinden farklı eğilimlerini ortaya koyduysa da bu farklılık, kongreden sonra ortaya çıkan ayrılığa (hatta açık konuşalım, bölünmeye) yolaçmayabilirdi. Ama üzerinde ısrar edilirse, öne çıkarılırsa, insanlar ayrılığın köklerini-kollarını araştırmaya koyulurlarsa, her küçük ayrılık büyük bir ayrılık haline gelebilir. Eğer belli hatalı görüşlere sapmakta başlangıç noktası olarak iş görürse, eğer bu hatalı görüşler ek yeni ayrılıklardan ötürü, partiyi bölünme noktasına getiren anarşist girişimlerle birleşirse, her küçük farklılık çok büyük bir önem kazanır.
Bu olayda da böyle olmuştur. Birinci madde üzerinde, göreceli olarak, ufak bir ayrılık, şimdi çok büyük bir önem kazanmış bulunuyor. Çünkü, azınlığın (özellikle Birlik Kongresinde ve aynı zamanda yeni İskra‘nın sütunlarında) oportünizmin derinliklerine ve anarşist laf ebeliğine sapmasını başlatan şey budur. İskracı azınlığın, iskracılara-karşı olanlarla ve Bataklıkla, son ve kesin biçimine seçimler sırasında bürünen koalisyonunun başlangıcını belirleyen işte buydu; bu koalisyonu anlamaksızın, merkez kurullarının kuruluşu hakkındaki büyük ve temel azınlığı anlamak olanaksızdır. Martov’la Akselrod’un birinci madde üzerindeki ufak yanılgısı, (Birlik Kongresinde de belirttiğim gibi) bizim çanağımızdaki ufak bir çatlaktı. Çanak (Birlik Kongresinde isterinin sınırına varan Martov’un yanlış anladığı gibi bir cellat düğümüyle değil) sağlam bir düğümle bağlanabilirdi; ya da bütün çabalar çatlağı büyütmeye ve çanağı ikiye bölmeye, [sayfa 72] yönelebilirdi. Gayretkeş martovcuların boykotu ve benzeri anarşistçe hareketleri sonucu, olan budur. Birinci madde üzerindeki ayrılık, merkez kurullarının seçiminde az rol oynamadı; seçimlerde yenik düşmesi, Martov’un, büyük ölçüde mekanik ve hatta (Yurtdışındaki Rus Devrimci Sosyal-Demokrat Birliğinin kongresindeki konuşmaları gibi) gürültülü patırtılı yöntemler kullanarak, “ilkeler üzerinde bir savaşım”a girişmesine yolaçtı.
Şimdi, bütün bu olup-bitenlerden sonra, birinci madde sorunu çok büyük bir önem kazanmıştır. Bundan ötürü hem kongrede bu madde üzerindeki oylamada görülen gruplaşmaların özelliğini, hem de -daha önemlisi- kendilerini birinci madde üzerinde gösteren ya da göstermeye başlayan fikir eğilimlerinin gerçek yapısını iyice anlamamız gerekiyor. Şimdi, artık okurların yabancısı olmadıkları olaylardan sonra, sorun şudur: Martov’un, Akselrod tarafından desteklenen madde metni, benim parti kongresinde ifade ettiğim gibi (tutanaklar, s. 333), onun (ya da onların) kararsızlığını, yalpalamalarını ve siyasal bakımdan belirli olmayışlarını, ya da Plehanov’un Birlik Kongresinde söylediği gibi (Birlik tutanakları, s. 102 ve başka yerlerde) onun (ya da onların Jorecilike (Jauresism)[16] ve anarşizme saptıklarını mı yansıtıyordu, yoksa, benim, Plehanov tarafından da desteklenen madde metnim yanlış, bürokratik, biçimci ve sosyal-demokratça olmayan bir merkeziyetçilik fikrinin mi ifadesiydi? Oportünizm ve anarşizm mi, yoksa bürokrasi ve biçimcilik mi? Küçük bir ayrılığın büyük bir ayrılığa dönüştüğü noktada, sorun şimdi işte böyle görünüyor. Benim metnimin lehinde ve aleyhinde söylenebilecekleri, kendi değerleri çerçevesinde tartışırken, sorunun ortaya böyle konmasına bizi olayların zorladığını, akıldan çıkarmamalıyız; eğer çok tantanalı bir laf olmasaydı, bunu tarih zorlamıştır, derdim.
Bu lehte ve aleyhte konuşmaları incelemeye, kongre [sayfa 73] görüşmelerini tahlille başlayalım. Birinci konuşma, yani yoldaş Egorov’un konuşması bir noktadan ilgi çekicidir. Onun davranışı (non liçuet,[17*] henüz benim yönümden aydınlanmış değil, gerçeğin ne olduğunu henüz bilmiyorum) bu gerçekten yeni ve oldukça örgün (complex) sorunun doğru ve yanlış yanlarını anlamakta güçlük çeken birçok temsilcinin davranışındaki karakteristik özellikleri taşıyordu. İkinci konuşma, yani yoldaş Akselrod’un konuşması, sorunu bir anda ilke sorununa dönüştürdü. Bu, yoldaş Akselrod’un kongrede ilke sorunları üzerinde yaptığı ilk konuşmaydı, hatta yaptığı ilk konuşmaydı, denebilir; sahneye ilk çıkışının ünlü “profesör”le birlikte olmasının pek de talihli olduğu söylenemez. “Sanırım” dedi yoldaş Akselrod, “parti ve örgüt kavramlarını birbirinden ayırmamız gerekiyor. Bu iki kavram burada birbirine karıştırılmaktadır. Ve bu karıştırma tehlikelidir.” Benim madde metnime karşı öne sürülen ilk sav buydu. Bu savı daha yakından inceleyelim. Ben, parti örgütlerin[18*] toplamı (yalnızca aritmetik toplamı değil, örgün toplamı) olmalıdır derken, bu, ben parti ve örgüt kavramlarını “birbirine karıştırıyorum” mu demek oluyor? Kuşkusuz değil. Ben o sözümle, sınıfın öncüsü olarak, partinin, olabildiği ölçüde örgütlenmesi, kendi saflarına, hiç değilse asgari ölçüde örgütlenmiş öğelerin girmesine izin vermesi dileğimi [sayfa 74] ve isteğimi açıkça ve kesinlikle belirtmiş oluyorum. Benim muhalifimse, tam tersine, örgütlenmiş ve örgütlenmemiş öğeleri, yönlendirilebilir, ve yönlendirilemez öğeleri, ileri olanlarla düzeltilemeyecek ölçüde geri olanları -düzeltilebilecek olan geri öğeler bir örgüte bağlanabilir- biraraya getiriyor. Bu karıştırma gerçekten tehlikelidir. Yoldaş Akselrod bununla yetinmedi, “geçmişin tam anlamıyla gizli ve merkeziyetçi örgütleri”ni (Zemliya i Volya[17] ve Narodnaya Volya[18] ) andı, bu örgütlerin çevresinde, dedi, “örgüte bağlı olmayan ancak ona şu ya da bu yönde yardım eden ve parti üyeleri sayılan bir sürü insanı biraraya getirdik. … Bu ilke, sosyal-demokrat örgütte daha da titizlikle izlenmelidir.” Burada sorunun kilit noktalarından birine geliyoruz: “Bu ilke”, yani partinin herhangi bir örgütüne bağlı olmayan ama yalnızca “ona şu ya da bu yönde yardım eden” kişilerin kendilerine parti üyesi demelerine izin veren bu ilke, gerçekten sosyal-demokratça bir ilke midir? Plehanov, bu soruya verilebilecek olası tek yanıtı verdi; “Akselrod 70′leri anarken yanılıyor” dedi, “o tarihlerde çok iyi örgütlenmiş ve mükemmel bir disipline sahip bir merkez vardı. Bu merkezin çevresinde, onun yarattığı çeşitli kategorilerden örgütler toplanmıştı. Bu örgütlerin dışında kalan şey ise kaos ve anarşiydi. Bu kaosun içindeki öğeler, kendilerine parti üyesi diyorlardı. Ama bu, davaya yarar sağlamaktan çok zarar verdi. 70′lerdeki anarşiyi taklit etmemeliyiz, ondan kaçınmalıyız.” Görüldüğü gibi, yoldaş Akselrod’un sosyal-demokrat bir ilke gibi göstermek istediği “bu ilke”, gerçekte bir anarşist ilkedir. Bu savı çürütmek için, denetim, yönlendirme ve disiplinin, bir örgütün dışında da mümkün olabileceğini ve “kaosun öğeleri”ne parti üyesi unvanını vermenin gerekli olduğunu gösterme zorunluğu vardır. Yoldaş Martov’un metnini destekleyenler, bunlardan hiç birini göstermemişler, gösterememişlerdir. Yoldaş Akselrod, “kendisini sosyal-demokrat gören ve böyle ilân eden bir profesör”ü [sayfa 75] örnek verdi. Bu örnekteki düşünceyi tamamlayabilmesi için yoldaş Akselrod’un, bu profesöre örgütlü sosyal-demokratların, bir sosyal-demokrat gözüyle bakıp bakmadıklarını da söylemesi gerekirdi. Bu soruyu ortaya atamadığı içindir ki, yoldaş Akselrod, kendi savını yarım bırakmıştır. Ya o, ya bu. Ya örgütlü sosyal-demokratlar, sözkonusu profesörü bir sosyal-demokrat olarak görürler, ki bu durumda onu sosyal-demokrat örgütlerden birine neden üye yazmasınlar? Tabii böylece üye yazılacak profesörün kendini sosyal-demokrat “ilân etmesi” (profesörce açıklamalarda sık sık olduğu gibi) boş bir söz olarak kalmayacak ve onun eylemlerine uygun düşecekse, neden onu üye yazmasınlar? Ya da örgütlü sosyal-demokratlar, o profesörü bir sosyal-demokrat saymazlar, ki bu durumda da onurlu ve sorumluluğu bulunan parti üyeliği unvanını taşıma hakkını ona vermek saçma, anlamsız ve zararlı olur. Görüldüğü gibi, sorun iki seçenekten birine gelip dayanıyor: ya örgüt ilkesinin tutarlı biçimde uygulanması, ya da dağınıklık ve anarşinin kutsallaştırılması. Biz, partiyi, örneğin parti kongresini ortaya çıkarabilen ve her türlü parti örgütlerini genişletip çoğaltması gereken zaten biçimlenmiş ve birleşmiş sosyal- demokratlar çekirdeği üzerinde mi kuracağız, yoksa yardımcı olan herkes parti üyesidir gibi yatıştırıcı sözlerle mi yetineceğiz? “Eğer Lenin’in metnini kabul edersek” diye devam etti yoldaş Akselrod, “bir örgüte doğrudan doğruya alınamamış olsalar bile yine de parti üyesi olanların bir bölümünü bordadan denize atmış olacağız.” Yoldaş Akselrod, beni, kavramları karıştırmakla suçlarken, burada aynı karışıklık onun kendi sözlerinde, apaçık ortadadır: Yoldaş Martov, bütün yardım edenlerin parti üyesi olduklarını mutlaka öyledir diye kabul ediyor, oysa bütün tartışma burada ve bizim karşıtlarımız, böyle bir yorumun gereğini ve değerini henüz kanıtlamak zorundalar. İlk bakışta ürkünç görünen, “bordadan denize atma” sözünün anlamı [sayfa 76] nedir? Yalnızca parti örgütü olarak kabul edilen örgütlerin üyeleri parti üyesi sayıldığı zaman bile, herhangi bir parti örgütüne “doğrudan doğruya” katılamayan kişiler, partiye ait olmayan, ancak onunla ilişkisi bulunan bir örgüt içinde yine çalışabilirler. Bu durum karşısında, kişileri harekete katılmaktan, o hareket için çalışmaktan alıkoyma anlamında, hiç kimsenin bordadan denize atılması sözkonusu edilemez. Tam tersine, parti örgütlerimiz, gerçek sosyal-demokratları bünyesinde toplayarak daha güçlü hale geldikçe, parti içinde yalpalama ve istikrarsızlık daha az olacak, partiyi çevreleyen ve parti tarafından yönlendirilen işçi sınıfı yığınlarının öğeleri üzerinde partinin etkisi daha geniş, daha çeşitli, daha zengin ve daha verimli hale gelecektir. İşçi sınıfının öncüsü olarak parti, tüm sınıfla karıştırılmamalıdır. Akselrod yolda, aşağıdaki sözleri söylerken (genel olarak bizim oportünist ekonomizmimizin karakteristik özelliği olan) bu tür bir karıştırmadan suçludur: “Her şeyden önce, biz, kuşkusuz, partinin en faal üyelerinden oluşan bir örgüt, devrimciler örgütü yaratıyoruz; ama bir sınıfın partisi olduğumuza göre, bilinçli olarak, ama belki de çok faal olmaksızın kendilerini partiyle bağlayan kişileri parti saflarının dışında bırakmamaya dikkat etmeliyiz.” Birincisi, sosyal-demokrat işçi sınıfı partisinin faal öğeleri, yalnızca devrimci örgütleri değil, aynı zamanda parti örgütleri olarak kabul edilen birçok işçi örgütlerini de içine alacaktır. İkincisi, bizim bir sınıf partisi olduğumuz gerçeğinden, partiye bağlı olanlarla kendilerini partiyle işbirliği içinde görenler arasında bir ayrım yapılmasının gereksiz olduğu sonucu nasıl ve hangi mantıkla çıkarılabilir? Bunun tam tersi doğrudur: Bilinçlilik ve eylem derecesi arasında farklılık olduğu için, partiye yakınlık derecesinde de bir ayrım yapılmalıdır. Biz bir sınıf partisiyiz; bu nedenledir ki, hemen hemen tüm sınıf (ve savaş zamanlarında, iç savaş döneminde tüm sınıf) partimizin [sayfa 77] önderliği altında hareket etmelidir, partimize olabildiği ölçüde yakından sarılmalıdır. Tüm sınıfın, ya da sınıfın hemen hemen tümünün, kapitalizmde, öncüsünün, sosyal-demokrat partisinin bilinç ve eylem düzeyine yükselebileceğini düşünmek manilovizm[19] ve “halk dalkavukluğu” olur. Mantıklı hiç bir sosyal-demokrat, kapitalizmde (daha ilkel ve gelişmemiş kesimlere daha makul gelen) işçi birliği (trade- union) örgütlerinin bile işçi sınıfının tümünü, ya da hemen hemen tümünü kapsayabilecek güçte olmadığından hiç bir zaman kuşku duymamıştır. Öncüyle, ona eğilimli yığınlar arasındaki farkı unutmak, öncünün, gittikçe daha geniş kesimleri kendi düzeyine çıkarma şeklindeki sürekli ödevini unutmak, yalnızca kendini aldatmaktır, bize düşen ödevlerin enginliğine gözlerini yummaktır ve bu ödevleri daraltmaktır. İşbirliği yapanlarla mensup olanlar arasındaki, bilinçli ve faal olanlarla yalnızca yardım edenler arasındaki farkı silip atmak, işte böylesi bir gözlerini yumma, böylesine bir unutmadır.
Örgütsel gevşekliği haklı göstermek için, örgütü örgütsüzlükle karıştırmayı haklı göstermek için, bizim bir sınıf partisi olduğumuzu öne sürmek, “hareketin ‘derinliği’, ‘kökleri’ sorunu gibi felsefi ve toplumsal-tarihsel olan sorunu, … teknik ve örgütsel bir sorunla” (Ne Yapmalı?, s. 91)[19*] karıştıran Nadejdin’in yanılgısını yinelemektir. Daha sonra, yoldaş Martov’un madde metnini savunan konuşmacıların birçok kez yineledikleri karışıklık, işte yoldaş Akselrod’un becerikli elleriyle işlediği bu karışıklıktır. “Parti üyeliği unvanı ne kadar yaygınlaşırsa o kadar iyi olur” dedi Martov, ama gerçeklere uygun düşmeyen yaygın bir parti üyeliği unvanının yararlarını açıklamadı. Herhangi bir parti örgütüne mensup olmayan parti üyelerinin denetim altında tutulmasının yalnızca bir kurgu (fiction) olduğu yadsınabilir mi? [sayfa 78] Yaygın bir kurgu yararlı değil, zararlıdır? “Eğer her grevci, her gösterişi bu hareketiyle uyuşumlu olarak kendini parti üyesi ilân edebilirse, biz bundan yalnızca mutluluk duyarız” (tutanaklar, s. 239). Öyle mi? Her grevci, kendini parti üyesi ilân etme hakkına mı sahip olmalıdır? Bu ifadesiyle yoldaş Martov, sosyal-demokrasiyi yalnızca grev yapma düzeyine indirgeyerek ve böylece Akimov’ların talihsizliğini yineleyerek, yanılgısını bir anda saçmalığa vardırıyor. Biz ise, ancak sosyal-demokratlar her grevi yönlendirmeyi başarabilirlerse mutluluk duyabiliriz; çünkü proletaryanın sınıf savaşımının her görüntüsünü yönlendirmek, onların tartışma götürmez ödevi ve planıdır; ve grevler de o savaşımın en derin ve en güçlü görünümlerinden biridir. Ne var ki, ipso facto[20*] bir sendikacı (tradeunionist) savaşımından daha fazla bir şey olmayan bu savaşım biçimini, çok yanlı ve bilinçli sosyal-demokrat savaşımla özdeşleştirirsek, kuyrukçuluk ya da halk dalkavukluğu etmiş oluruz. Eğer her grevcinin “kendini parti üyesi ilan etme” hakkına izin verirsek, açık bir yanlışlığı oportünistçe meşrulaştırmış oluruz; çünkü çoğu zaman böyle bir “ilan ediş” yanlıştır. Kapitalizmde, “eğitilmemiş”, vasıfsız geniş işçi kesimlerinde ister-istemez ağır basan sınırsız dağınıklık, baskı ve köreltme karşısında, her grevcinin bir sosyal-demokrat ve sosyal-demokrat partinin üyesi olabileceğine kendimizi ve başkalarını inandırmaya çalışırsak, yalnızca rahat bir düşe kapılmış oluruz. Bu “grevci” örneği, her grevi sosyal-demokratik yolda, devrimci bir çaba doğrultusunda yönlendirmekle, her grevciyi parti üyesi ilân eden oportünist laf ebeliği arasındaki farkı, özellikle gözler önüne seriyor. Biz, gerçekte, hemen hemen tüm ya da tüm proletarya sınıfını sosyal-demokrat bir yolda yönlendirdiğimiz için sınıf partisiyiz; ama bundan, yalnızca Akimov’lar, [sayfa 79] parti ile sınıfı sözde özdeş tutmamız gerektiği sonucunu çıkarabilirler.
Yoldaş Martov, aynı konuşmada “Ben gizli-eylemci örgütten (conpiratorial organisation) korkmuyorum” dedi, ama şunu ekledi: “Benim için gizli-eylemci örgüt, ancak geniş bir sosyal-demokrat işçi sınıfı partisi tarafından sarılıp örtüldüğü zaman bir anlam taşır,.” (tutanaklar, s. 239). Doğru olmak için şöyle demeliydi: Geniş bir sosyal-demokrat işçi sınıfı hareketi tarafından sarılıp örtüldüğü zaman. Ancak bu durumda yoldaş Martov’un savı yalnızca tartışmaya yer bırakmamakla kalmaz, üstelik herkesin bildiği açık bir gerçek olurdu. Bu nokta üzerinde duruyorum, çünkü daha sonraki konuşmacılar, yoldaş Martov’un bu ifadesini, Lenin “tüm parti üyeliğini, salt gizli-eylemcilerle sınırlamak” istiyor yollu çok yaygın ve çok bayağı bir sava dönüştürdüler. Yalnızca gülümsemeyle karşılanabilecek olan bu sonucu, hem yoldaş Posadovski, hem yoldaş Popov çıkardı; Martinov’la Akimov’un dilindeyse bu tür bir sonucun gerçek oportünist karakteri bütün bütün ortaya çıktı. Bugün yoldaş Akselrod, yeni yazıkurulunun örgüt konusundaki yeni görüşlerini okurlara tanıtırken, yeni İskra‘da bu aynı savı geliştiriyor. Kongrede, birinci maddenin görüşülmesine başlandığı zaman, daha ilk oturumda, muhaliflerimizin bu ucuz silahtan yararlanmak istediklerini gördüm ve yaptığım konuşmada, bu nedenle kendilerini uyardım (tutanaklar, s. 240): “Parti örgütlerinin yalnızca profesyonel devrimcilerden oluşması gerektiği düşünülmemelidir. Aşırı ölçüde sınırlı ve gizli örgütlerden gayet geniş, özgür, lose Organisationen‘lere[21*] kadar, her türden, dereceden ve cepheden örgütlere gereksinmemiz var.”[22*] Bu öylesine açık bir gerek ki, üzerinde durmaya gerek olduğunu bile düşünmedim. Ne var ki, birçok bakımdan geriye sürüklendiğimiz [sayfa 80] bugün, kişinin, bu konuda da “eski dersleri” yinelemesi gerekiyor. Bu amaçla, Ne Yapmalı?‘dan ve Bir Yoldaşa Mektup‘tan bazı bölümleri buraya alıyorum:
“… Alekseyev ve Mişkin tipinde, Halturin ve Jelyabov tipinde bir liderler çevresi, en gerçek ve en pratik anlamıyla siyasal görevlerle başedecek yetenektedir, ve böyleleri, siyasal görevleri, ateşli propagandalarının kendiliğinden uyanan yığınlarda yankı bulmasından ötürü, kaynayan enerjilerinin devrimci sınıfın enerjisinde destek bulmasından ötürü başarabilmektedirler.”[23*] Sosyal-demokrat bir parti olmak için, sınıfın desteğini kesinkes kazanmak zorundayız. Yoldaş Martov’un düşündüğü biçimde, gizli-eylemci örgütü sarıp örtüleyecek olan parti değildir, ama partiyi sarıp örtüleyecek olan, hem gizli-eylemci örgütleri, hem gizli-eylemci olmayan örgütleri içine alacak olan devrimci sınıftır, proletaryadır.
“…İktisadi savaşımı amaçlayan işçi örgütleri, işçi birliği (tradeunion) örgütler olmalıdırlar. Her sosyal-demokrat işçi, elinden geldiği kadar bu örgütleri desteklemeli ve bunların içinde etkin olarak çalışmalıdır. Ama … ‘işçi birliklerinde’ (tradeunion) üyeliğe yalnız sosyal-demokratların seçilebilmesini istemek, elbette ki bizim çıkarımıza olan bir şey değildir; çünkü böyle bir şey, olsa olsa, bizim yığınlar üzerindeki etkimizin kapsamını daraltır. İşverenlere ve hükümete karşı savaşım için birleşmenin gereğini anlayan her işçi, işçi birliklerine (tradeunion) girebilmelidir. Eğer işçi birlikleri (tradeunion), hiç değilse bilinçlenmenin bu ilkel derecesine ulaşmış olan herkesi birleştirmezse, ve çok geniş örgütler olarak kurulmazsa, işçi birliklerinin asıl amacına ulaşmak olanaksızlaşır. Bu örgütler ne kadar geniş tutulursa, bunlar üzerindeki etkimiz de o ölçüde geniş olur. Bu etki, yalnızca iktisadi savaşımın ‘kendiliğinden’ [sayfa 81] gelişmesi yüzünden ileri gelmez, sosyalist sendika üyelerinin yoldaşlarını etkilemede gösterdikleri doğrudan ve bilinçli çabadan da ileri gelir.” (s. 86.)[24*] Yeri gelmişken, tartışmalı birinci madde sorununun değerlendirilmesi açısından, işçi birlikleri (tradeunion) örneği özellikle önemlidir. Bu birliklerin, sosyal-demokrat örgütlerin “denetimi ve yöneltimi altında” çalışmaları gerektiği hususunda, sosyal-demokratlar arasında iki ayrı düşünce yoktur. Ama bu temeller üzerinde, işçi birliklerinin (tradeunion) bütün üyelerine “kendilerini” sosyal-demokrat partinin üyesi olarak “ilân etme” hakkını vermek hem açıkça saçmalık olur, hem de iki yönlü bir tehlike yaratır: bir yandan işçi birliği hareketinin boyutlarını daraltır ve böylece işçiler arasındaki dayanışmayı zayıflatır; öte yandan sosyal-demokrat partinin kapısını belirsizliğe ve kararsızlığa açar. Alman sosyal-demokratları, buna benzer bir sorunu, pratik bir olayda, parça başına ücretle çalışan Hamburg duvarcılarına ilişkin ünlü olayda çözme fırsatını elde etmişlerdi.”[20] Sosyal-demokratlar, grev kırıcılığın, sosyal-demokratların gözünde şerefsizce bir şey olduğunu belirtmekte bir an bile duraksamadılar, böylece grevleri desteklemekte ve yönlendirmekte kendileri için hayati bir önem olduğunu kabul ediyorlardı; ama aynı zamanda, partinin çıkarlarıyla işçi birliklerinin çıkarlarının özdeşleştirilmesi, ayrı ayrı işçi birliklerinin kendi başlarına hareketlerinden partinin sorumlu olması isteğini de aynı kararlılıkla reddettiler. Parti, işçi birliklerine kendi anlayışını aşılamaya ve onları kendi etkisi altına almaya çalışmalıdır, çalışacaktır; ama böyle yapabilmek için, bu işçi birliklerindeki sosyal-demokrat öğelerle (sosyal-demokrat partiye mensup olanlarla) sınıf bilincine tam ulaşmamış, siyasal yönden etkin olmayan kişileri, yoldaş Akselrod’un bize yaptırmak istediği gibi birbirine [sayfa 82] karıştırmak değil, birbirinden ayırmak gerekir.
“… En gizli işlevlerin bir devrimciler örgütünde merkezileşmesi, geniş yığınlara yönelik ve bu yüzden de olabildiğince gevşek ve gizlilikten uzak bulunan işçi birlikleri gibi, işçilerin kendi kendilerini eğitme çevreleri ve illegal yazını okuma çevreleri gibi, sosyalist ve demokratik çevreler, nüfusun bütün öteki kesimleri arasında sosyalist ve demokratik çevreler, vb., vb. gibi büyük sayıdaki öteki örgütlerin eylem alanını genişletecek ve niteliğini zenginleştirecektir. Böyle çevreleri, sendikaları ve örgütleri her yerde kurmak gerekir; bunlar olabildiğince çok sayıda olmalı ve yerine getirdikleri işlevler olabildiğince çeşitli olmalıdır; ama bunları devrimciler örgütüyle birbirine karıştırmak, aralarındaki sınır çizgisini silmek, saçma ve zararlı olur.” (s. 96.)[25*] Bu alıntı, devrimcilerin örgütünün, işçilerin yaygın örgütleri tarafından sarmalanıp örtülmesini bana yoldaş Martov’un anımsatmasının ne kadar yersiz olduğunu gösteriyor. Ben bunu Ne Yapmalı? ‘da zaten göstermiş ve Bir Yoldaşa Mektup‘ta da daha somut biçimde, geliştirmişimdir. Fabrika grupları, diye yazmıştım orada, “bizim için özellikle önem taşır: hareketin esas gücü, büyük fabrikalardaki işçi örgütlerindedir. Çünkü büyük fabrikalar (ve büyük tesisler) işçi sınıfının yalnızca sayı bakımından büyük kesimini değil, etki, gelişme ve savaşım kapasitesi bakımından da büyük kısmını içerirler. Her fabrika bizim kalemiz olmalıdır. … Fabrika altkomitesi, bütün fabrikayı, işçilerin olabildiği ölçüde geniş kesimini, her türden değişik gruplar (ya da temsilciler) ağıyla kucaklamaya çalışmalıdır. … Bütün gruplar, topluluklar, altkomiteler, vb., bir yönetim kurulunun ya da kurulun yan kuruluşlarının statüsüne sahip olmalıdır. Bunlardan bazıları Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisine katılma isteğini açıkça öne sürecekler [sayfa 83] ve yönetim kurulu tarafından onaylanırsa, partiye katılacaklardır. Böylece (ya yönetim kurulunun buyrultuları çerçevesinde ya da onunla anlaşmaya vararak) belirli ödevler yüklenecekler, parti organlarının buyruğuna uymayı kabul edecekler, bütün parti üyelerinin sahip olduğu aynı haklara sahip olacaklar, ve kurul üyeliği için aday olabileceklerdir, vb.. Bazıları RSDİP’ne katılmayacaklar, parti üyelerince kurulan grupların ya da şu veya bu parti grubuyla ilişkisi olan toplulukların statüsüne sahip olacaklardır, vb..” (s. 17-18.)[26*] İtalik ifadeler, benim birinci metnimdeki düşünceyi, Bir Yoldaşa Mektup‘ta zaten açıkça ifade ettiğimi gösteriyor. Partiye girme koşulları orada açıkça belirtilmiştir: 1) Belli bir örgütlenme derecesi; 2) Bir parti yönetim kurulunun onayı. Bir sayfa sonra da, hangi grupların ve örgütlerin, hangi nedenlerle partiye girmelerine izin verilebileceğini (ya da verilemeyeceğini) ana çizgileriyle göstermişimdir: “Dağıtım grupları RSDİP’ne mensup olmalıdırlar ve parti üyelerinden ve görevlilerinden bir kısmını tanımalıdırlar. Çalışma koşullarını inceleme ve işçi birliklerinin isteklerini saptama gruplarının mutlaka RSDİP’ne mensup olması gerekmez. Bir ya da iki parti üyesine bağlı olarak kendini eğitme işinde çalışan öğrenci, subay ya da büro görevlileri grupları, bazı durumlarda, beraber çalıştıkları kişilerin parti üyesi olduğunu bile bilmemelidirler, vb..” (s. 18-19.)[27*]
İşte size “açık” olma konusunda ek malzeme! Yoldaş Martov’un tüzük tasarısı, partiyle örgütler arasındaki ilişkilere dokunmazken, ben, kongreden hemen hemen bir yıl önce bazı örgütlerin partiye bağlı olmasını bazılarının olmamasını gösterdim. Kongrede savunduğum düşünceyi, Bir Yoldaşa Mektup‘ta daha önce çoktan açıkça belirtmiştim. Sorun, açık bir biçimde şöyle ortaya konabilir. Genel olarak [sayfa 84] örgütlenme derecesine ve özel olarak da örgütün gizliliğine ilişkin olarak ana çizgileriyle şu kategoriler düşünülebilir: 1) devrimcilerin örgütleri; 2) olabildiği ölçüde yaygın ve çeşitli işçi örgütleri (belli koşullarda, öteki sınıfların belli öğelerini de kapsamına alacağını düşünerek, kendimi işi sınıfıyla sınırlıyorum). Partiyi bu iki kategori meydana getirir. Ayrıca, 3) partiyle ilişiği olan işçi örgütleri; 4) partiyle ilişiği olmayan ama fiilen onun denetim ve yönetiminde bulunan işçi örgütleri; 5) işçi sınıfının, sınıf savaşımının büyük ölçüde kendini gösterdiği olaylarda, belli bir oranda sosyal-demokrat partinin kısmen yönetimi altına giren örgütlenmemiş öğeleri. Bu, aşağı-yukarı, benim sorunu nasıl ele aldığımı gösterir. Oysa tam tersine, yoldaş Martov’un sorunu ele alış şeklinde, partinin sınır çizgisi belirsiz kalmaktadır. Çünkü “her grevci”, “kendini parti üyesi ilân” edebilmektedir. Bu gevşekliğin yararı nedir? Yaygın bir “unvan”. Bunun zararı dağınıklık anlayışını getirmesinde, sınıfla partiyi birbirine karıştırmasındadır.
Ortaya koyduğumuz genel önerileri iyice gözler önüne serebilmek için, kongrede birinci madde üzerinde yapılan görüşmelere, şöyle gelişigüzel bir gözatalım. Yoldaş Bruker, benim metnimden yana olduğunu söylemişti (Martov yoldaş bunu büyük bir sevinçle karşıladı), ama onun benimle kurduğu ittifakın, yoldaş Akimov’un Martov’la kurduğu ittifakın tersine, bir yanlış anlama temeli üzerine oturtulduğu ortaya çıktı. Bruker yoldaş “bir bütün olarak tüzükle, tüzüğün ruhuyla görüş birliğinde” değildi (tutanaklar, s. 239), benim metnimi, Raboçeye Dyelo yandaşlarının arzuladığı demokrasinin temeli olarak gördüğü için savunuyordu. Bruker yoldaş, siyasal savaşımda bazan daha az kötüyü seçmenin gerekli olduğu görüşüne henüz ulaşmamıştı; bizim kongremiz gibi bir kongrede, demokrasiyi savunmanın yararsız olduğunu kavramamıştı. Yoldaş Akimov daha keskin zekalıydı. Akimov, “Martov ve Lenin yoldaşlar, ortak amaçlarına [sayfa 85] hangi [metnin] daha uygun geleceğini tartışıyorlar” (tutanaklar, s. 252) derken, sorunu oldukça doğru biçimde koymuştu. “Bruker ve ben” diye devam etti Akimov, “bu amaca en az uygun düşecek olanı seçmek istiyoruz. Bu açıdan, ben Martov’un metnini seçtim.” Ve yoldaş Akimov, “onların asıl amacının” (yani Plehanov’un, Martov’un ve benim, devrimcilerin yönetici örgütünü yaratma amacımızın) “pratik olmadığını ve zararlı olduğunu” içtenlikle öne sürdü. Yoldaş Martinov gibi[28*] Akimov da “devrimciler örgütünün” gereksiz olduğu yolundaki ekonomist düşünceyi savundu. Akimov, “ister Martov’un metniyle, ister Lenin’in metniyle engelleyin, sonunda, yaşamın gerçeklerinin kendilerini partimize zorla kabul ettirecekleri”nden emindi. “Yaşamın gerçekleri” şeklindeki bu “halk dalkavukluğu” anlayışıyla yoldaş Martov’da da yüzyüze gelmeseydik, üzerinde durmaya değmeyebilirdi. Genel olarak yoldaş Martov’un ikinci konuşması (tutanaklar, s. 245) öylesine ilginç ki, ayrıntılarıyla incelemeye değer.
Yoldaş Martov’un ilk kanıtı şu: parti örgütlerinin, kendilerine bağlı olmayan parti üyeleri üzerinde denetimde bulunması “pratikte olanaklıdır, yönetim kurulu herhangi birine görev verdiğine göre, o görevin yerine getirilmesini gözleyebilecektir” (tutanaklar, s. 245). Bu tez, dikkate değer ölçüde karakteristiktir, çünkü eğer deyim yerindeyse, Martov’un metnine kimin gerek duyduğunu ve o metnin gerçekte kime -serbest aydınlar ya da işçi grupları ve işçi yığınları- [sayfa 86] hizmet edeceğini “ifşa ediyor”. Martov’un metninin iki biçimde yorumlanması olanaklıdır: 1) partiye, parti örgütlerinden birinin yönetimi altında düzenli olarak kişisel yardımda bulunan herhangi bir kişi “kendini” parti üyesi “ilân etme” (yoldaş Martov’un kendi sözleri) hakkına sahiptir; 2) bir parti örgütü, kendi yönetimi altında kendisine düzenli kişisel yardımda bulunan kişiyi parti üyesi sayma hakkına sahiptir. “Her grevci”ye, kendini parti üyesi görme fırsatını gerçekten veren yorum, birinci yorumdur ve bu nedenle yalnızca o yorum derhal Lieber’lerin, Akimov’ların ve Martinov’ların kalbini kazanmıştır. Ama açıkça görülüyor ki, bu yorum, bir sözden başka bir şey değildir; çünkü bu yorum bütün işçi sınıfı için sözkonusudur ve partiyle sınıf arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaktadır; bu yorum karşısında “her grevcinin” denetlenmesinden ve yönlendirilmesinden ancak “sembolik olarak” söz edilebilir. Yoldaş Martov’un, ikinci konuşmasında, (ayraç içinde söyleyelim, Kostiç’in önergesini[21] kabul etmediği zaman, kongrenin doğrudan doğruya reddetmiş olduğu – tutanaklar, s. 255) bir anda bu ikinci yoruma kayması, yani bir yönetim kurulunun [bazı kişilere -ç.1 görev verebileceğini ve bu görevin yerine getirilebileceğini öne sürmesi, işte bundan ötürüdür. Böyle özel görevler, kuşkusuz, işçi yığınlarına, (yoldaş Akselrod'la yoldaş Martinov'un sözünü ettiği) binlerce proletere hiç bir zaman verilecek değildir - bu görevler yoldaş Akselrod'un sık sık andığı profesörlere, yoldaş Lieber'le yoldaş Popov'un çok ilgilendiği (tutanaklar, s. 241) lise öğrencilerine (high school students), yoldaş Akselrod'un ikinci konuşmasında değindiği (tutanaklar, s. 242) devrimci gençliğe verilecektir. Sözün kısası, yoldaş Martov'un metni ya ölü bir söz, boş bir söz olarak kalacak ya da hemen hemen yalnızca, bir örgüte katılmayı arzu etmeyen "burjuva bireyciliğiyle tepeden tırnağa dolup taşan aydınlar"ın yararına işleyecektir. Martov'un metni söz olarak geniş proletarya [sayfa 87] katmanlarının çıkarını savunmaktadır, gerçekte ise, proletarya disiplininden ve örgütünden kaçınan burjuva aydınların çıkarına hizmet etmektedir. Modern kapitalist toplumun özel bir tabakası olarak aydınların kesinkes bir bireycilik, disiplin ve örgüt yetersizliği içinde olduklarını hiç kimse yadsımaya kalkışmaz (Kautsky’nin, aydınlar üzerine yazdığı ünlü yazılarla karşılaştırınız). Yeri gelmişken belirtelim, bu durum, bu toplumsal tabakayı proletaryadan ayıran, aleyhte bir özelliktir; aydın kararsızlığının ve gevşekliğinin nedenlerinden biri budur, proletarya bunu sık sık hisseder; ve aydınların bu özelliği, onların alışılagelen yaşam biçimiyle, birçok yönden küçük-burjuvanın var oluş biçimine yaklaşan yaşamını kazanış biçimiyle (bireysel olarak ya da çok küçük gruplar halinde çalışma, vb.) içsel olarak bağlıdır. Son olarak, profesörler ve lise öğrencileri örneğini anmak zorunda kalanların, yoldaş Martov’un metnini savunanlar oluşu da bir raslantı değildir. Birinci madde üzerindeki tartışmada, esas itibariyle gizli-eylemci örgütün şampiyonlarına karşı savaş alanına atılanlar, Martinov ve Akselrod yoldaşların düşündüğü gibi, geniş bir proletarya savaşımının şampiyonları değil, ama proletarya örgütünün ve disiplininin destekleyicileriyle savaşan, burjuva aydın bireyciliğinin destekçileriydi.
Popov yoldaş şöyle diyordu: “Her yerde, Nikolayev’de ya da Odesa’da olduğu gibi St. Petersburg’da, bu kentler temsilcilerinin tanıklık edeceği üzere, bir örgütün üyesi olamayan ama yayınları dağıtan fısıltı gazetesi yoluyla uyarma işlerini yürüten düzinelerle işçi vardır. Bunlar bir örgüte bağlanabilirler, ama üye sayılamazlar” (tutanaklar, s. 241). Bunların bir örgüte neden üye olamayacakları, yoldaş Popov’da sır olarak kalmıştır. Daha önce Bir Yoldaşa Mektup‘tan aldığım bölümde, böyle işçilerin (üstelik düzinelerle değil, yüzlerle) bir örgüte girmelerine izin verilmesinin hem olanaklı hem gerekli olduğunu, hatta bu örgütlerden [sayfa 88] çoğunun partiye ait olabileceğini ve olması gerektiğini göstermiştim.
Yoldaş Martov’un ikinci kanıtı da şu: “Lenin’in görüşünce, partide, parti örgütlerinden başka örgüt olmamalıdır…” Evet doğru! “Bence, tam tersine, böyle örgütler olmalıdır. Günlük yaşam, bu örgütleri, bizim onları profesyonel devrimcilerin militan örgütü olan örgütümüzün hiyerarşisi içine alışımızdan daha hızlı bir biçimde yaratıyor ve üretiyor…” Bu, iki yönden yanlış: 1) “günlük yaşam”ın ürettiği etkin devrimci örgütlerin sayısı, bizim gereksindiğimizden, işçi sınıfı hareketinin gerek duyduğundan çok daha azdır; 2) bizim partimiz, yalnızca devrimcilerin örgütlerinin hiyerarşisi değil, işçi yığınları örgütlerinin de hiyerarşisi olmalıdır… “Lenin, Merkez Yönetim Kurulunun, parti örgütü unvanını, yalnızca ilke bakımından tam anlamıyla güvenilir olan örgütlere vermesini düşünüyor. Ama Bruker yoldaş, yaşamın [aynen böyle!] kendi etkisini yürüteceğini ve Merkez Yönetim Kurulunun, tam anlamıyla güvenilir bir nitelik taşımadıkları halde birçok örgütü, parti dışında bırakmamak için yasallaştıracağını çok iyi anlıyor. Bruker yoldaşın Lenin’le birleşmesinin nedeni budur…” Nasıl da gerçekten kuyrukçu bir “yaşam” görüşü! Kuşku yok ki, Merkez Yönetim Kurulu kendi fikirlerinin değil, başkaları ne der düşüncesinin (vide [29*] Hazırlık Komitesi Olayı) rehberliği altında olan kişilerden kurulmak zorunda kalsaydı, o zaman “yaşam”, partideki en geri öğelerin en yüksek yere geçmeleri anlamında, kendi etkisini yürütürdü (gerçekte şimdi, geri öğelerin parti “azınlığı” olarak biçimlenmeleriyle ortaya çıktığı gibi). Ama makul bir Merkez Yönetim Kurulunun “güvenilmez” öğeleri partiye kabul etmesi konusunda hiç bir akla yatkın gerekçe gösterilemez. Yoldaş Martov, güvenilmez öğeler “üreten” bu ifadesiyle, yani “yaşam”a [sayfa 89] atıfta bulunmasıyla, kendi örgütlenme tasarısının oportünist niteliğini açıkça ortaya koymuş oluyor… “Bana gelince” diye sürdürdü sözü Martov, “eğer böyle bir örgüt [yani güvenilir olmayan örgüt] parti programını ve parti denetimini kabule hazırsa, o örgütü, bir parti örgütü haline getirmeksizin aramıza alabiliriz. Örneğin, ‘bağımsızlar’ın işçi birliklerinden biri sosyal-demokrasinin görüşleriyle programını kabul ettiğini ve partiye katılacağını ilân ederse, ben bunu, partimiz için büyük bir zafer sayarım; doğal olarak bu, o işçi birliğini parti örgütüne aldığımız anlamına gelmez…” İşte Martov’un metninin bizi içine soktuğu karmakarışıklık budur: partiye ait olan partisiz örgütler! Onun planını hele bir düşünün: parti = (1) devrimcilerin örgütleri + (2) parti örgütü olarak kabul edilen işçi örgütleri + (3) parti örgütü olarak kabul edilmeyen işçi örgütleri (başlıca “bağımsızlar”dan oluşan örgütler) + (4) çeşitli işlevleri olan bireyler – profesörler, lise öğrencileri, vb. + (5) “her grevci”. Bu dikkate değer planın yanına kişi ancak yoldaş Lieber’in şu sözlerini koyabilir: “Bizim görevimiz yalnızca bir örgütü örgütlemek [!!] değildir, biz, bir parti örgütleyebiliriz ve örgütlemeliyiz” (tutanaklar, s. 241). Evet kuşkusuz bunu yapabiliriz ve yapmalıyız, ama gerekli olan şey “örgüt örgütleme” gibi anlamsız sözler değil, parti üyelerinin gerçekte bir örgüt yaratmaya alışmaları gerektiği şeklindeki açık istemdir. “Bir parti örgütlemek”ten söz eden, ama parti sözcüğünün her türlüsünden dağınıklığı ve örgütsüzlüğü örtmek için kullanılmasını savunan kişi, yalnızca boş sözcüklere sapıyor demektir.
“Bizim metnimiz” diyordu yoldaş Martov, “devrimcilerin örgütüyle yığınlar arasında bir dizi örgüte sahip olunması arzusunu ifade ediyor.” Hayır etmiyor! Martov’un metninin hiç mi hiç ifade etmediği şey, bu gerçekten temel arzudur; çünkü bu metin, bir örgütlenme dürtüsü uyandırmıyor, bir örgütlenme istemini kapsamıyor, örgütlü olanı örgütsüzden [sayfa 90] ayırmıyor. Getirdiği tek şey bir unvandır.[30*] Bununla ilgili olarak yoldaş Akselrod’un şu sözlerini anımsamamak elden gelmiyor: “Hiç bir buyruk, onların [devrimci gençlik çevreleriyle benzerlerinin] ya da bireylerin kendilerini sosyal-demokrat diye adlandırmalarını [pek doğru!] ya da kendilerini partinin bir parçası olarak görmelerini yasaklayamaz.” – İşte bu hiç doğru değil! Herhangi bir kişinin kendini sosyal-demokrat olarak adlandırmasını yasaklamak, hem olanaksız hem de anlamsızdır, çünkü bu sözcük, doğrudan anlamıyla, belirli örgütsel ilişkileri değil, bir inançlar sistemini ifade eder. Ama değişik grupların ve kişilerin, kendilerini “partinin bir parçası olarak görmelerini” yasaklamaya gelince, eğer bu çevreler ve kişiler, partiye zarar veriyor, partiyi bozuyor ya da dağınık hale getiriyorsa, o zaman, böyle bir yasaklamaya gidilmelidir ve bunu yapmak [sayfa 91] zorunludur. Eğer parti, bir çevrenin, kendisini bütünün “bir parçası olarak görmesini”, “kararıyla yasaklayamıyorsa”, partinin, bir bütün olduğundan, bir siyasal bütün olduğundan söz etmek saçma olur. Böyle bir durumda, partiden çıkarma işlem ve koşullarını tanımlamanın ne anlamı kalır? Akselrod yoldaş, Martov yoldaşın temel yanılgısını açık bir saçmalığa vardırdı; hatta bu yanılgıyı, şu sözleriyle oportünist bir teori haline soktu: “Lenin’in hazırladığı şekliyle birinci madde, proletaryanın sosyal-demokrat partisinin yapısı [!!] ve amaçlarıyla ilke olarak çatışma halindedir.” (Tutanaklar, s. 243.) Bu, ilke olarak sınıf çatışmasından beklenenden daha fazlasını, proletaryanın amaçlarının yapısını öne sürerek partiden beklemek demektir en azından. Akimov’un, böyle bir teoriyi yürekten desteklemesi hiç de şaşırtıcı değil. Bu hatalı ve açıkça oportünist eğilimli anlayışı şimdi, yeni görüşlerin özü haline dönüştürmek isteyen Akselrod yoldaş, insaflı davranmak gerekirse, kongrede, tam tersine, “pazarlığa” hazır olduğunu şu sözlerle ifade etmişti: “Açık bir kapıyı çaldığımı görüyorum” (ben bunu yeni İskra‘da da görüyorum), “çünkü Lenin yoldaş, parti örgütünün parçası olarak kabul edilecek olan yan (peripheral) topluluklar anlayışıyla, benim istemimi karşılıyor” (yalnızca yan topluluklarla değil, her çeşit işçi birliğiyle: tutanakların 242′nci sayfasıyla, yoldaş Strahov’un konuşmasıyla, Ne Yapmalı?‘dan ve Bir Yoldaşa Mektup‘tan alınan bölümlerle karşılaştırınız). “Şimdi ortada, yalnızca bireyler kalıyor, ama bu konuda da pazarlık edebiliriz.” Akselrod yoldaşa, genel olarak pazarlığa karşı olmadığımı söyledim. Şimdi, bunun hangi anlama geldiğini açıklamalıyım. Bireyler konusunda -bütün şu profesörler, lise öğrencileri, vb.- ödün vermeyi hiç bir biçimde kabul edemezdim; ancak işçi örgütleri konusunda, eğer kuşku varsa (yukarda kanıtladığım gibi, her ne kadar böyle bir kuşkuya yer yoksa da) kendi birinci madde metnime şöyle bir not eklemeyi kabul ederdim: “Rus [sayfa 92] Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin program ve tüzüğünü kabul eden işçi örgütleri, parti örgütleri içinde, olabildiği ölçüde çok sayıda, yer alırlar.” İşin aslını konuşmak gerekirse, böyle bir tavsiyenin yeri, kuşkusuz, tüzel tanımlamaları kapsaması gereken tüzükte değil, açıklayıcı yorumlar ve broşürlerdedir (ve tüzük hazırlanmadan çok önce, broşürlerimde böyle açıklamalar yaptığımı esasen belirtmiştim); ama böyle bir not, en azından, yoldaş Martov’un metninde var olduğuna kuşku bulunmayan şeyleri, [örneğin -ç.] dağınıklığa yol açabilecek yanlış fikirlerin zerresini, oportünist savların[31*] zerresini ve “anarşist kavramlar”ı içermezdi. [sayfa 93]
Tırnak içinde aktardığım bu son ifade yoldaş Pavloviç’e aittir. Pavloviç; “sorumsuz ve kendi kendini üye diye yazdırmış kişilerin parti üyesi” kabul edilmelerini, haklı olarak anarşizm sözcüğüyle nitelemişti. Benim metnimi yoldaş Lieber’e anlatırken Pavloviç yoldaş, “basitçe söylersek” diyordu, “bu metnin anlamı şudur: ‘eğer parti üyesi olmak istiyorsanız, örgütsel ilişkileri kabul edişiniz de yalnızca platonik olmamalıdır’.” Bu “yorum” her ne kadar basitse de (kongreden bu yana gelip-geçen olayların da gösterdiği üzere) yalnızca çeşitli kararsız profesörler ve lise öğrencileri için değil, aynı zamanda partinin en erdemli üyeleri için, tepedeki kişiler için de gerekliydi… Yoldaş Pavloviç, yoldaş Martov’un “bizim partimiz, bilinçsiz bir sürecin bilinçli bir sözcüsüdür” derken talihsiz bir şekilde ortaya koyduğu bilimsel sosyalizmin bu tartışma kabul etmez kuralıyla kendi metni arasındaki çelişkiyi işaret ederken, aynı şekilde haklıydı. Evet tam yoldaş Martov’un ortaya koyduğu gibi! Zaten o nedenledir ki, “her grevci”nin, kendini parti üyesi olarak görme hakkına sahip olmasını istemek yanlıştır; çünkü “her grev”, kaçınılmaz olarak toplumsal devrime götüren sınıf savaşımının ve güçlü sınıf içgüdüsünün yalnızca kendiliğinden ifadesi olmakla kalmayıp, o sürecin bilinçli bir ifadesi olsaydı, o zaman… o zaman genel grev sözü anarşist bir ifade olmazdı, partimiz bütün işçi sınıfını derhal ve bir anda kucaklar ve bunun sonucu olarak, burjuva toplumuna tümden [sayfa 94] derhal son verirdi. Eğer gerçekten bilinçli bir sözcü olacaksa parti, bilinçlenmede kesin bir düzeyi sağlama bağlayacak ve bu düzeyi sistemli biçimde yükseltecek örgütlenme ilişkilerini ortaya koyabilmelidir. “Eğer Martov’un yolunda yürüyeceksek” diyordu Pavloviç yoldaş, “her şeyden önce, programı benimsemeyi öngören maddeyi çıkarmamız gerekir; çünkü bir programın benimsenmesinden önce, iyice öğrenilmesi ve anlaşılması gerekir. …Programın benimsenmesi, oldukça yüksek bir siyasal bilinç düzeyini ön-gerek sayar.” Biz sosyal-demokrasiye gösterilen desteğin, onun yönettiği savaşıma katılmanın, herhangi bir koşulla (öğrenmek, anlamak, vb. gibi) yapay biçimde sınırlandırılmasına asla izin vermeyeceğiz; çünkü hem bilinci hem örgütlenme güdüsünü ilerleten şey, bu katılmanın kendisidir; ama bir parti içinde, sistemli bir çalışmayı yürütmek için biraraya geldiğimize göre, bu çalışmanın sistemli olmasını sağlamalıyız.
Pavloviç yoldaşın programla ilgili uyarısının boşuna olmadığı, daha o oturumda derhal ortaya çıktı. Yoldaş Martov’ un metninin kabul edilmesini[32*] sağlayan Akimov ve Lieber yoldaşlar, program bakımından da yalnızca platonik bir kabulün, yani (parti “üyeliği” için) “temel ilkeler”i kabul etmiş olmanın yeterli sayılması gerektiğini öne sürerek (tutanaklar, s. 254-255) gerçek kimliklerini bir anda ortaya koyuverdiler. Yoldav Pavloviç, “yoldaş Akimov’un önerisi, Martov yoldaşın bakış açısından oldukça mantıklıdır” dedi. Ne yazık ki, Akimov’un bu önerisinin ne kadar oy topladığını tutanaklarda bulmak olanaksız – ama bu önergenin aldığı oy [sayfa 95] herhalde yediden (beş bundcu, Akimov ve Bruker) az değildir. Tüzüğün birinci maddesi ile ilgili olarak biçimlenmeye başlayan “sağlam çoğunluğu” (iskracılara-karşı olanlar, ” merkez” ve martovcular) sağlam bir azınlığa dönüştüren şey de yedi temsilcinin kongreden çekilmesi oldu! Eski yazıkurulunun onaylanmasını öngören önergenin yenik düşmesi sonucunu veren, güya İskra yazıkurulunun “sürekliliği”nin açıkça ihlali sonucunu veren şey de, bu yedi temsilcinin çekilmesiydi. İskra‘nın “sürekliliği”nin tek güvencesi ve kurtuluşunu sağlayan bir garip yedi‘ydi bu: bundcular, Akimov ve Bruker. Yani İskra‘nın merkez yayın organı olarak kabulünü öngören önergelere karşı oy kullanan temsilciler, yani oportünizmi, kongrece birçok kez saptanmış, özellikle program açısından birinci maddenin yumuşatılması sorununda oportünist tutumları Martov ve Plehanov tarafından saptanmış temsilciler. İskracılara-karşı olanlar tarafından korunan İskra “sürekliliği”! – bu, bizi, kongre sonrası acıklı-güldürünün başlangıç noktasına getiriyor.

*

Tüzüğün birinci maddesi üzerinde oy gruplaşması, dillerin eşitliği olayında tanık olunan aynı türden bir görüngünün varlığını ortaya koymuştur: İskra çoğunluğundan (yaklaşık olarak) dörtte-birinin çekilmesi, “merkez” tarafından desteklenen iskracılara-karşı olanların zaferini mümkün hale getirmiştir. Kuşkusuz burada da görünümün simetriğini bozan bireysel oylar vardı – bizim kongremiz gibi geniş toplantılarda, sık sık bir taraftan öteki tarafa “kayanlar”, özellikle birinci madde gibi, ayrılığın gerçek niteliğinin yeni yeni ortaya çıkmaya başladığı ve birçok temsilcinin kendi davranışlarını henüz saptayamadıkları (sorunun daha önce başında tartışılmamış olmasını da dikkate almak gerek) konularda yer değiştiren kişiler olur. Çoğunluktaki iskracılardan ayrılanlar [sayfa 96] beş oydur (Rusov ve Karski’nin ikişer oyuyla Lenski’nin bir oyu); öte yandan bunlara bir iskracılara-karşı olan (Bruker) ve merkezden üç kişi (Medvedev, Egorov ve Çaryov) katılmıştır; sonuç yirmi üç oydu (24 – 5 + 4), bu, seçimlerdeki son gruplaşmadan bir oy eksiktir. Martov’a çoğunluğu verenler iskracılara-karşı olanlardır. Yedisi ondan yana, biri benden yana (“merkez”den de yedi kişi Martov’dan yana, üçü benden yana) oy kullanmıştır. Kongrenin sonunda ve kongreden sonra biçimlenmeye başlayan özlü azınlığı oluşturan şey, işte, azınlıktaki iskracılarla iskracılara-karşı olanlar ve “merkez” arasındaki bu koalisyondur. Birinci madde metnini yazışlarında ve özellikle bu metni savunularında, hiç kuşkuya yer bırakmayacak biçimde oportünizme ve anarşist bireyciliğe doğru adım atan Martov’la Akselrod’un siyasal yanılgısı, kongrenin özgür ve açık bir arena oluşundan ötürü bir anda ortaya çıkıvermiştir; bu siyasal yanılgı, kendini, en az kararlı öğelerin, ilkelere en az bağlı olanların, bir anda, bütün güçlerini, devrimci sosyal-demokratların görüşlerinde beliren çatlak ve gediklerin genişletilmesi amacıyla kullanmalarında göstermiştir. Kongrede birlikte çalışanlar, örgütlenme sorunlarında, içtenlikle değişik amaçlar izleyenlerdi (Akimov’un konuşmasına bakınız) – bu durum, bizim örgütlenme planımıza ve tüzüğümüze ilkede karşı olanların, Martov ve Akselrod yoldaşların yanılgısını desteklemelerine yolaçtı. Bu sorunda da devrimci sosyal-demokrasinin görüşlerine bağlı kalan iskracılar kendilerini azınlıkta buldular. Bu çok önemli bir noktadır; bu önemi kavramadıkça, ne tüzüğün ayrıntıları üzerindeki savaşımı, ne de merkez yayın organı ile Merkez Yönetim Kurulunun kimlerden oluşacağına ilişkin sorun üzerindeki savaşımı anlama olanağı yoktur. [sayfa 97]


J.
HAKSIZ OPORTÜNİZM SUÇLAMALARININ
MASUM MAĞDURLARI


Tüzük üzerinde daha sonra yapılan görüşmelere geçmeden önce, merkez kurumlarının kimlerden kurulacağı konusundaki görüş ayrılığımızı açıklamak için, İskra örgütünün, kongre boyunca düzenlediği özel toplantılara değinmek gerekiyor. Bu dört toplantının sonuncusu ve en önemlisi, tüzüğün birinci maddesi üzerindeki oylamadan hemen sonra yapılmıştır — ve İskra örgütünde, bu toplantıda kesinleşen bölünme, hem zaman, hem mantık yönünden, daha sonraki savaşımın bir başlangıcı olmuştur.
İskra örgütü, hazırlık komitesi olayından hemen sonra, Merkez Yönetim Kurulu için aday olması olası kişiler konusunun tartışılmasına yolaçan özel[33*] toplantılar yapmaya başlamıştı. [sayfa 98] Bu toplantılarda bağlayıcı kararlar alınmaması kararlaştırıldığı için, gayet akla yatkındır ki, bu toplantıların yapısı, yalnızca danışma niteliğindeydi; kararları bağlayıcı türden değildi; ama önemleri yine de büyüktü. Gizli isimleri ve İskra örgütünün, gerçek parti birliğini sağlayan ve pratik eyleme önderliği, İskra‘nın resmen benimsenmesinin belli-başlı itici güçlerinden biri olan bu örgütün iç çalışmalarını bilmeyen temsilcilerin, Merkez Yönetim Kurulu adaylarını saptaması epey güç bir işti. Daha önce gördüğümüz gibi, birleştikleri zaman iskracılar, kongrede, beşte-üç ölçüsünde bir çoğunluğu güven altına almaktaydılar; bütün temsilciler, bunu çok iyi biliyorlardı. Gerçekte bütün iskracılar, Merkez Yönetim Kurulunun kimlerden kurulacağı konusunda “İskraörgütünün kesin bazı tavsiyelerde bulunmasını bekliyorlardı; o örgütün üyelerinden hiç biri, Merkez Yönetim Kurulunun kimlerden oluşacağı konusunda örgüt içinde yapılan ilk görüşmelere hiç bir biçimde itirazda bulunmadı; hiç bir üye hazırlık komitesinin tümünün onaylanması, yani bu komite Merkez Yönetim Kurulu haline dönüştürülmesi konusunda, hatta Merkez Yönetim Kurulu adaylarıyla ilgi olarak hazırlık komitesiyle görüşülmesi konusunda herhangi bir anıştırmada bile bulunmadı. Bu nokta son derece dikkate alınması gereken bir noktadır; şimdi, olupbitenlerin ardından, martovcular hazırlık komitesini canla-başla savundukları ve böylece, yüzüncü, bininci kez siyasal kaypaklıklarını ortaya koydukları için, bu noktanın akılda tutulması büyük önem taşımaktadır.[34*] Merkez kurullarının kimlerden oluşacağı [sayfa 99] konusundaki bölünme Martov’un Akimov’larla işbirliği yapmasına yol açıncaya kadar, kongredeki herkes çok iyi biliyordu ki, hazırlık komitesi, esas olarak kongreyi toplamak üzere kurulmuş, kasıtlı olarak, bundcular dahil, farklı eğilimlerin temsilcilerinden oluşmuş bir komisyondu, buna karşılık partinin örgütlü birliğini yaratma çalışmaları başından sonuna kadar İskra örgütü tarafından yapılmıştı. Tarafsız herhangi bir kişi, kongre tutanaklarına ve İskra‘nın tüm geçmişine bakarak bunu kolaylıkla saptayabilirdi. (Ayrıca anımsanması gerekir ki, hazırlık komitesindeki bazı iskracılar, salt bir raslantı sonucu, ya tutuklandıkları için ya da “ellerinde bulunmayan” başka nedenlerle kongrede hazır değillerdi.) İskra örgütünün, kongrede hazır bulunan üyeleri yoldaş Pavloviç’in broşüründe (onun İkinci Kongre Hakkında Mektup‘u, s. 13′e bakınız) esasen tek tek gösterilmişti.[22]
İskra örgütündeki hararetli tartışmaların sonunda, daha önce Yazıkuruluna Mektup‘umda belirttiğim gibi, iki oylama yapıldı. Birinci oylama: “Martov’un desteklediği adaylardan biri, dörde karşı dokuz oyla reddedildi, üç kişi çekimser kaldı”. İnsan düşünüyor da, kongredeki İskra örgütü üyelerinin 16 üyesinin ortak rızasıyla, bütün olası adayların görüşülmesinden ve yoldaş Martov’un öne sürdüğü adaylardan birinin (bu aday, yoldaş Martov’un Sıkıyönetim‘de, s. 69, ağzından kaçırdığı üzere yoldaş Stein’di) reddedilmesinden daha sade, daha doğal ne olabilir! Her şey bir yana, parti kongresinde biraraya gelmemizin nedenlerinden biri, “yönetici değneği”ni, kimin eline vereceğimizi tartışmak ve kararlaştırmaktı; biz parti üyelerine, tümümüze düşen ortak ödev, gündemin bu maddesine ciddiyetle önem vermek, bu sorunu, daha sonra yoldaş Rusov’un haklı olarak [sayfa 100] belirttiği gibi “darkafalı bir duyarlık”la değil, işin gereği açısından karara bağlamaktı. Hiç, kuşku yok ki, kongrede adayları tartışırken, ister-istemez belli bazı kişisel niteliklere değinmek, özellikle resmi olmayan, kapalı bir toplantıda, şu ya da bu kişiyi kabul ya da reddettiğimizi[35*] söylemek zorundaydık. Zaten, Birlik Kongresinde de belirttiğim gibi, bir temsilcinin adaylığı onaylanmadığı zaman onun “onuruyla oynandığı”nı düşünmek (Birlik tutanakları, s. 49) saçmaydı; bir parti üyesinin, görevlendirilecek kişileri bilinçli olarak ve basiretle sevme ödevi üzerinde “olay çıkarmak”, isteriye kapılmak saçmaydı. Ne var ki, bizim azınlığın yaptığı işte buydu, yani ateşin üstüne yağ dökmekti; kongreden sonra “ünler yıkılıyor” diye yaygarayı kopardılar (Birlik tutanakları, s. 70); yoldaş Stein’in eski hazırlık komitesinde “önde gelen bir kişi” olduğuna ve “iblisane tasarımları” bulunduğu yolunda (Sıkıyönetim, s. 69) yersiz suçlamalarla karşılaştığına dair halk yığınlarına yazılarıyla açıklamalar yaptılar. Bir adayın onaylanması ya da onaylanmamasıyla ilgili olarak “ünler yıkılıyor” diye yaygara koparmak isteri değil midir? Hem İskra örgütünün özel toplantısında, hem resmi en yüksek kurulu kongrede yenik düştükten sonra önüne gelene yakınmaya başlamak, reddedilen adayları değerli topluluğa “önde gelen kişi” diye salık vermek, sonra da bölünme yaratarak ve, üye çağırma isteğinde bulunarak [sayfa 101] kendi adaylarını partiye yeniden zorla kabul ettirmeye çalışmak hır çıkarmak değil midir? Bizim küf kokan göçmen havamız içinde siyasal kavramlar öylesine arap saçına dönmüş durumda ki, yoldaş Martov parti göreviyle kişilere ya da bazı çevrelere bağlılığı artık birbirinden ayıramaz oldu! Adaylar hakkındaki tartışmaların yapılabileceği ve kararların alınabileceği yerin, yalnızca, temsilcilerin her şeyden önce, önemli ilke sorunlarını tartışmak üzere biraraya geldikleri, kişilerin kimliği sorununu tarafsızlıkla ele alabilecek olan ve oylarını vermeden önce adaylar hakkında gerekli bütün bilgileri toplayabilecek ve isteyebilecek olan (bununla yükümlü bulunan) temsilcilerin toplandığı, yönetici değneğinin kime verileceğine ilişkin kanıtlara belli bir yer ayrılmasının doğal ve zorunlu bulunduğu kongreler olduğunu düşünmek bürokrasi ve biçimcilik olacak. Bu bürokratik ve biçimci görüşün yerine, şimdi yeni alışkanlıklar ve gelenekler ortaya çıktı: kongreler olup bittikten sonra bizler sağda-solda, İvan İvanoviç’in siyasal bir ölü haline geldiğinden ya da İvan Nikiforoviç’in[23] yıkılan ününden söz edeceğiz; yazarlar, bir yandan göğüslerini yumruklayıp “bu bir grup değildir, bir partidir” diye ikiyüzlü iddialarda bulunurken, bir yandan yayınladıkları broşürlerde aday salık verecekler. Bu yayınları okuyan, skandal kokusu almış okurlar, Martov’un verdiği güvenceye[36*] bakarak, filancanın falancanın hazırlık komitesinin önde gelen kişisi olduğu şeklindeki sansasyonel haberin tadını çıkaracaklar. Bu okurlar, kongreler gibi, oyçoğunluğuna dayalı tamamen mekanik kararlar alan biçimci kurullara bakışla, sorunu tartışmakta [sayfa 102] ve karara bağlamakta daha çok ehliyetlidirler. Evet, hâlâ, göçmen çekişmesinin yarattığı gerçek Augean ahırları[24] vardır; bunları ancak gerçek partililer temizleyebilir!


İskra örgütündeki ikinci oylama: “Beş kişilik bir liste [Merkez Yönetim Kurulu adayları] iki karşıt ve dört çekimser oya karşılık 10 oyla onaylandı; benim önerim üzerine listede iskracı-olmayan unsurların önderlerinden biriyle iskracı azınlığın bir önderi de yer almıştı.”[37*] Bu oylama çok büyük önem taşıyor; çünkü daha sonra hırlaşma havası içinde, yığın yığın ortaya atılan masalların, bizim, iskracı-olmayanları partiden atmak ya da bir yana koymak istediğimiz ya da çoğunluğun yaptığı şeyin, kongrenin yarısı arasından adaylar seçmek ve o adayları, kongrenin o yarısına seçtirmek olduğu yollu masalların tümden yanlış olduğunu bu oylama açıkça ve yadsınamaz biçimde göstermektedir. Bütün bunların hepsi yalandır. Sözünü ettiğim oylama, bizim iskracı-olmayanları partinin dışında tutmak şöyle dursun Merkez Yönetim Kurulunun bile dışında tutmadığımızı, karşıtlarımıza çok esaslı bir azınlık olmaları iznini verdiğimizi göstermektedir. Bütün sorun şudur: Onlar bir çoğunluğa sahip olmak istemişlerdir; bu alçakgönüllü istek gerçekleşmeyince, gürültü çıkarmaya başlamışlar ve merkez kurullarında temsil edilmeyi tümden reddetmişlerdir. Yoldaş Martov’un birlik kongresindeki açıklamaları bir yana, kongre, tüzüğün birinci maddesini kabul ettikten kısa süre sonra, İskra örgütündeki azınlığın bize, yani iskracı çoğunluğa (ve yedilerin çekilişinden sonra kongre çoğunluğuna) hitaben hazırladığı aşağıdaki mektup durumun bu olduğunu göstermektedir (dikkat edilsin ki, sözünü ettiğim İskra örgütü toplantısı sonuncu toplantıydı; ondan sonra örgüt gerçekte parçalandı, [sayfa 103] her iki taraf da öteki kongre üyelerini, kendisinin haklı olduğuna inandırmaya çalıştı).
İşte mektubun metni:
“Yazıkurulu çoğunluğuyla Emeğin Kurtuluşu grubunun [filanca tarihte][38*] toplantıda hazır bulunma isteğine ilişkin açıklamaları temsilci Sorokin’le Sablina’dan dinledik ve bu temsilcilerin yardımıyla, bir önceki toplantıda, bizden çıktığı varsayılan ve bizim siyasal tutumumuzu tümden yanlış göstermek için kullanılan bir Merkez Yönetim Kurulu adayları listesinin okunduğunu saptadık. Birincisi, bu listenin gerçek kaynağını bulmak üzere herhangi bir araştırma yapılmaksızın bize atfedilmesi; ikincisi, bu durumun, İskra yazıkuruluyla Emeğin Kurtuluşu grubunun çoğunluğuna karşı açıktan açığa dolaştırılan oportünizm suçlamasıyla ilişkilendirilmesi; ve üçüncüsü, bize göre açıkça ortada olduğu üzere, bu suçlamanın ‘İskra’ yazıkurulunun oluşumunu değiştirmeye dönük, oldukça kesin bir planla bağlantılı bulunması nedeniyle, toplantının dışında tutuluşumuzun nedenlerine dair bize verilen bilgilerin doyurucu olmadığı ve toplantıya kabul edilmemizin reddedilmesinin bize, yukarda sözü edilen sahte suçlamaları çürütme fırsatını vermeyi istememenin kanıtı olduğu düşüncesindeyiz.
“Merkez Yönetim Kurulu için ortak bir adaylar listesi üzerinde anlaşmaya varmamız olasılığına gelince, bir anlaşmaya temel olarak kabul edebileceğimiz tek listenin Popov, Trotski ve Glebov listesi olduğunu belirtiriz. Ayrıca bu listenin bir uzlaşma listesi olduğunu belirtiriz, çünkü listede yoldaş Glebov’un da bulunması, yalnızca, çoğunluğun isteklerine verilmiş bir ödün olarak görülecektir, onun kongrede oynadığı rol tarafımızdan açıkça bilindiği için, yoldaş Glebov‘u, Merkez Yönetim Kurulu için aday olacak bir kişide bulunması gereken nitelikleri taşıyan bir kişi saymıyoruz.[sayfa 104]
“Aynı zamanda belirtmek isteriz ki, Merkez Yönetim Kurulu adayları için bir görüşmeye girişimizin, merkez yayın organının yazıkurulunun kimlerden kurulacağı sorunuyla hiç bir ilintisi yoktur; çünkü bu konuda (yazıkurulunun kimlerden kurulacağı konusunda) herhangi bir görüşmeye girmeye hazır değiliz.
Yoldaşlar adına
Martov ve Starover”
Çekişen tarafların düşünce yapısını ve tartışmanın niteliğini doğruca ortaya koyan bu mektup, bizi, bir anda, henüz başlayan bölünmenin tam “ortası”na getirmekte ve o tartışmanın gerçek nedenlerini gözler önüne sermektedir. Çoğunluğun görüşünü kabul etmeyi reddeden ve kongrede taraf kazanma özgürlüğünü yeğ tutan (kuşkusuz buna sonuna kadar hakları vardır) İskra örgütü azınlığı, yine de çoğunluğun “temsilcileri”ni, onların özel toplantısına kendilerinin de alınmasına inandırmaya çalışmışlardır; Doğaldır ki, bu eğlendirici istek, bizim toplantımızda (mektup kuşkusuz, toplantıda okundu) yalnızca gülümseme ve omuz silkişiyle karşılanmış, “haksız oportünizm suçlamaları” hakkında isteri sınırına varan yaygaraya ise kahkahayla gülünmüştür. Ama ilkin Martov’la Starover’in acı yakınmalarını madde madde ele alalım.
Liste onlara yanlış olarak atfedilmiş, siyasal tutumları yanlış gösterilmiş. Ama Martov’un da bizzat itiraf ettiği gibi (Birlik tutanakları, s. 64), listeyi hazırlayanın kendisi olmadığı yolundaki ifadesinin doğruluğundan kuşkulanmak, benim aklımın köşesinden geçmedi. Genel olarak, liste hazırlamanın, konuyla hiç bir ilgisi bulunmamaktadır. Listenin bazı iskracılar ya da “merkez”in bazı temsilcileri tarafından hazırlanmış olmasının hiç mi hiç önemi yoktur. Bu, yalnızca bir tahmin ya da varsayım olsa bile, asıl önemli olan şey, başından sonuna şimdiki azınlığın mensuplarından oluşturulan bu listenin kongrede dağıtılmış olmasıdır. Son olarak, bunlardan da önemlisi şudur: yoldaş Martov, şimdi memnunlukla [sayfa 105] karşılamak durumunda bulunduğu böyle bir listeyle ilişiği bulunmadığını kongrede büyük bir şiddetle söylemek zorunda kalmıştır. İnsanların ve hiziplerin, iki ay gibi bir süre içinde, “müfterice dedikodular” diye feryadetmekten, müfterice sayılan bu listede yer alan adayları parti merkez kurullarına zorla kabul ettirmeye çalışmak gibi bir tutuma dönme kararsızlığını göstermelerine, hiç bir şey bundan daha çarpıcı bir örnek olamaz.[39*]
Bu liste, demişti yoldaş Martov Birlik kongresinde, “bizim bir yandan Yujni Raboçi‘yle bir yandan Bund’la, doğrudan anlaşma anlamında bir koalisyon içinde olduğumuz anlamına gelmektedir, siyasal bakımdan bunu ifade etmektedir”. (Birlik tutanakları, s. 64.) Bu doğru değildir. Çünkü, birincisi, bir tek bundcuyu bile içine almayan bir liste üzerinde Bund, herhangi bir “anlaşma”ya girmezdi; ikincisi, Bund’u bir yana bırakalım, Yujni Raboçi grubu ile doğrudan bir anlaşmaya (Martov’un utanç verici diye düşündüğü anlaşmaya) girilmesi diye bir sorun yoktu, olamazdı. Sözkonusu olan bir anlaşma değil, koalisyondu; Martov yoldaşın bir pazarlık yapmış olması değil, tüzüğün birinci maddesi üzerinde yaptığı hataya sarılan iskracılara-karşı olanların ve kararsızların, kongrenin ilk yarısında kendileriyle savaştığı bu kişilerin desteğine el açmak durumunda kalmasıydı. Aktardığım mektup, “yakınma”nın kökünün, açık ve üstelik haksız oportünizm suçlamasında yattığını, sugötürmez biçimde ortaya koymaktadır. Benim Yazıkuruluna Mektup‘da ortaya koyduğum uyarıya karşın, yangını körükleyen ve yoldaş Martov’un şimdi dikkatle uzak durmaya çalıştığı bu “suçlama” iki yönlüydü. Birincisi, tüzüğün birinci maddesi üzerindeki görüşmeler sırasında, birinci maddenin bizi, “oportünizmin her türlü temsilcilerinden uzak tutma” sorunu olduğunu ve benim maddemin, oportünistlerin partiyi istila [sayfa 106] etmesine karşı bir siper oluşu nedeniyle, “yalnızca bu nedenle bile olsa, oportünizmin bütün düşmanlarının oyunu alması gerektiğini” sözünü sakınmaksızın belirtmişti. (Kongre tutanakları, s. 246.) Her ne kadar ben biraz yumuşattıysam da (kongre tutanakları, s. 250)[40*] bu kuvvetli sözler heyecan yarattı. Rusov (tutanaklar, s. 247), Trotski (tutanaklar, s. 248) ve Akimov (tutanaklar, s. 253) yoldaşlar, konuşmalarında bu heyecanı açıkça dile getirdiler. Bizim “parlamento”muzun “kulisi”nde Plehanov’un tezi üzerinde hararetli yorumlar yapıldı ve birinci madde üzerindeki sonu gelmez tartışmalarda o tez bin türlü değişikliğe uğratıldı. Ama bizim sevgili yoldaşlarımız, kendi davalarını değerince savunacak yerde, gülünç bir gadre uğramışlık havasına büründüler ve hatta işi, “haksız oportünizm suçlaması” üzerinde yazılı yakınmalara kadar vardırdılar!
Bu kişilerin, herkesin gözü önünde yapılacak açık bir tartışmanın taze rüzgarına dayanamayacak olan dar grup anlayışları ve parti üyesi olarak gösterdikleri şaşırtıcı toyluk, burada açıkça ortaya çıkıyor. Bu anlayış, bir atasözünde de ifade edildiği gibi, Rusların yakından bildiği bir anlayıştır: ya ceketini çıkar dövüşelim, ya elini ver barışalım! Bu insanlar, içine kapalı dar bir çevrenin, bir sırça köşkün yalnızlığına öylesine alışmışlardır ki, herhangi biri, serbest ve açık bir arenada, kendi sorumluluğunu bilerek, çekinmeden açıkça konuştuğu zaman neredeyse bayılacak gibi olurlar. Oportünizm suçlaması! — Kime karşı? Emeğin Kurtuluşu grubuna, onun çoğunluğuna karşı — daha ürkünç bir şey düşünebiliyor musunuz? Ya bu temizlenemez hakaret yüzünden partiyi böleceksin, ya da sırça köşkün “devam etmesi”ni sağlayarak bu “iç tatsızlığı” örtbas edeceksin — bu ikinci seçenek, incelemekte olduğumuz mektupta açık-seçik ortadadır, Aydın bireyciliği ve grup anlayışı, parti önünde [sayfa 107] açıkça konuşma gereğiyle çatışmaya düşmüştür. Alman partisinde, böyle bir saçmalık, böyle bir kavga ve “haksız oportünizm suçlaması” hakkında böyle bir yakınma düşünebilir misiniz? Orada, proletarya örgütü ve disiplini, onları, böylesi aydın kaypaklığından, uzun süre önce vazgeçirmiştir. Örneğin kimse Liebknecht’e karşı derin bir saygıdan başka bir şey duymaz; ama 1895 kongresinde[25] ,tarım sorunu üzerinde, Liebknecht (Bebel’le birlikte) kendisini, adı kötüye çıkmış Vollmar ve arkadaşlarının biçimsiz dostluğu içinde bulunca “açıkça oportünizmle suçlanmış olmak”tan ötürü yakınsaydı, herkes ona gülerdi. Liebknecht’in adı, Alman işçi sınıfı hareketinin tarihiyle ayrılmaz biçimde bağlıdır; kuşku yok ki bu, oldukça küçük ve özel bir konuda oportünizme saptığı için değil, buna karşın böyledir. Aynı biçimde, savaşımın bütün sertliğine karşın, örneğin Akselrod yoldaşın adı, her sosyal-demokrat Rus’a saygı telkin eder ve her zaman edecektir; bu, Akselrod yoldaş, partimizin ikinci kongresinde, oportünist bir fikri savunduğu Birliğin ikinci kongresinde, eski anarşist zırvaları tazeleyip ortaya çıkardığı için değil, buna, karşın böyledir. İsteriye, kavgaya ve “Emeğin Kurtuluşu grubunun çoğunluğuna karşı haksız oportünizm suçlaması” yüzünden partinin bölünmesine, yalnızca, “ya ceketini çıkar dövüşelim, ya elini ver barışalım” mantığını taşıyan darkafalı bir hizip anlayışı neden olabilir.
Bu korkunç suçlamanın öteki yönü de bir öncekiyle içten bağıntılıdır (Martov yoldaş, Birlik kongresinde [s. 63] bu olayın bir yönünü örtbas etmeye, ondan özenle sakınmaya çalışmıştır). Bu ikinci yön, gerçekte, tüzüğün birinci maddesiyle ilgili olarak ortaya çıkmaya başlayan koalisyonla, iskracılara-karşı olanların ve iki taraf arasında yalpalayanların yoldaş Martov’la yaptıkları koalisyonla ilişkilidir. Doğal olarak, Martov yoldaşla iskracılara-karşı olanlar arasında, dolaylı ya da dolaysız bir anlaşma yoktu, olamazdı; hiç kimse, onun böyle bir anlaşmaya girdiğinden kuşkulanmış değildir. [sayfa 108] O yalnızca korktuğu için böyle sandı. Ama siyasal bakımdan onun yanılgısı, oportünizme kapıldıklarından kuşku duyulmayanların, onun çevresinde sağlam ve “sıkı” bir çoğunluk (şimdi, yalnızca yedi temsilcinin raslantı türünden çekilişi sonucu azınlık haline gelen bir çoğunluk) oluşturmaya başlaması gerçeğinde kendini göstermiştir. Biz bu koalisyona, birinci madde konusundan hemen sonra hem kongrede (Pavloviç yoldaşın, daha önce aktarılmış olan ifadesine bakınız: kongre tutanakları, s. 255), hem de İskra örgütü içinde (anımsadığıma göre Plehanov bu noktaya özellikle dokunmuştur) açıktan değindik. Klara Zetkin’in 1895′de Bebel’le Liebknecht’e “Es tut mir in der Seele weh, dass ich dich in der Gesellschaft seh” (“Sizi [Bebel'i] böyle bir arkadaşlar [Vollmar ve arkadaşları] topluluğu içinde görmek beni derinden yaralıyor”)[26] sözüyle bizim sözlerimiz aynıdır ve harfi harfine birbirini tutmaktadır. Bebel’le Liebknecht’in, Kautsky’ye ve Zetkin’e, haksız oportünizm suçlamasından yakınan isterik bir mesaj göndermemiş olmaları, inanın pek garip…
Merkez Yönetim Kurulu adayları listesine gelince, Martov yoldaşın, Birlik kongresinde, bizimle bir anlaşmaya varmanın henüz kesinlikle reddedilmiş olmadığını söylerken düştüğü yanılgıyı bu mektup gösteriyor — bu, siyasal bir savaşımda, belgelere dayanmak yerine, söylenmiş sözleri belleğe dayanarak yinelemenin, ne denli basiretsizce olduğunun bir başka örneğidir. İşin aslında “azınlık”, “çoğunluğa” ultimatom verecek kadar alçakgönüllüydü: “Azınlık”tan iki aday ve “çoğunluk”tan da bir aday (doğrusunu söylemek gerekirse, bir uzlaşma ve yalnızca bir ödün olarak!) alın. Bu ürküntü verici bir şey, ama gerçek. Ve bu gerçek, “çoğunluğun”, adayları kongrenin yalnızca bir yarısının temsilcileri arasından derlediği ve o yarı tarafından seçilmelerini sağladığı yolunda. Şimdilerde yayılan masalların ne denli saçma olduğunu açıkça göstermektedir. Tam tersi: martovcular, [sayfa 109] üç kişiden birini bize yalnızca ödün olarak lütfetmişlerdi; bu eşsiz “ödünü” kabul etmeyişimiz sonucu, bütün iskemlelerin kendi adayları tarafından doldurulmasını istediler! Özel toplantımızda martovcuların alçakgönüllülüğüne bol bol güldük ve kendi listemizi hazırladık: Glebov — Travinski (daha sonra Merkez Yönetim Kuruluna seçilmiştir) — Popov. Sonuncu adayın yerine daha sonra (yine 24′lerin özel toplantısında) yoldaş Vasilyev’i (daha sonra Merkez Yönetim Kuruluna seçilmiştir) koyduk. Çünkü Popov, ilkin özel bir görüşmede ve ardından kongrede açıkça (tutanaklar, s.338) bizim listemizde olmayı reddetti.
İşin gerçek yüzü budur.
Alçakgönüllü “azınlık”, alçakgönüllülükle, çoğunlukta olmayı istedi. Bu alçakgönüllü istek kabul edilmeyince, “azınlık” bir bütün olarak çekilmeyi ve kavgaya girişmeyi yeğledi. Ama hala “çoğunluğun” “uzlaşmazlığı”ndan papavari söz edenler var!
Kongrede herkese açık olan taraftar kazanma arenasında kavgaya tutuşan “azınlık”, “çoğunluğa” eğlendirici ultimatomlar verdi. Yenilgiye uğradıktan sonra da kahramanlarımız ağlayıp sızlanmaya ve sıkıyönetim yaygarası koparmaya başladılar. Voila tout.[41*]
Yazıkurulu kadrosunun kuruluşunu değiştirmeye niyetlendiğimiz yolundaki dehşetli suçlama da (yirmidört kişilik özel toplantımızda) gülümsemeyle karşılandı: kongrenin ta başından beri, hatta kongreden önce, bir başlangıç üçlüsü seçerek, yazıkurulunu yeniden kurmayı öngören bir planın var olduğunu herkes çok iyi biliyordu (kongrede yazıkurulunun seçimine sıra geldiği zaman, bu konuyu ayrıntılarıyla anlatacağım). “Azınlığın” iskracılara-karşı olanlarla koalisyonu bu planın doğruluğunu şahane bir biçimde gösterdikten sonra, onların korkuya kapılmış olmaları bizi şaşırtmadı — [sayfa 110] bu çok doğaldı. Kuşkusuz, kongrede savaşmaksızın, kendi isteğimizle, kendimizi azınlığa çevirecek bir öneriyi ciddiye alamazdık; “haksız oportünizm suçlamaları” konusunda inanılmaz bir öfkeye kapılanların yazdığı mektubu da ciddiye alamazdık. Onların particilik duygusunun, kısa sürede, “kinlerini kusma” doğal arzusunu bastıracağını güvenle umduk.[sayfa 111]


K.
TÜZÜK ÜZERİNDEKİ GÖRÜŞMELERİN DEVAMI
KONSEYİN KURULUŞU


Tüzüğün sonraki maddeleri, ayrıntılar üzerinde, örgüt ilkeleri üzerinde olduğundan daha fazla anlaşmazlığa yolaçtı. Kongrenin 24′üncü oturumu, baştan sona, parti kongrelerinde temsil edilme sorununa ayrıldı ve bir kez daha tüm iskracıların ortak planına karşı, bundcularla (Goldblatt ve Lieber, tutanaklar, s. 258-259) Akimov yoldaş, yine kesin ve kararlı bir savaşım verdiler. Akimov yoldaş, övülesi bir içtenlikle, kongredeki görevini şöyle açıkladı: “Her konuştuğumda, kanıtlarımın yoldaşları etkilemeyeceğini, ama tam tersine, savunmaya çalıştığım konuya zarar vereceğini çok iyi biliyorum.” (Tutanaklar, s. 261.) Tüzüğün birinci maddesinden hemen sonra, bu tür zekice bir ifade çok yerindeydi; [sayfa 112] yalnızca “tam tersine” sözü yerinde değildi, çünkü yoldaş Akimov, bazı konulara zarar verebilmekle kalmıyor, ama aynı zamanda, yani böyle yaparak, laf cambazlığına eğilim duyan “yoldaşları etkiliyordu”, hani şu çok tutarsız iskracıları…
Evet, tüzüğün, kongrelerde temsil edilmenin koşullarını gösteren üçüncü maddesi, sonunda yedi çekimsere -anlaşılan iskracılara-karşı olanlar- karşı çoğunlukla kabul edildi (tutanaklar, s. 263).
Kongrede 25′inci oturumun büyük kısmını alan, konseyin kuruluşuna ilişkin savlar, sayısız önerge çerçevesinde, çok sayıda gruplaşmanın varlığını ortaya koydu. Abramson’la Çaryov, konsey planını, tümden reddettiler. Panin, konseyi özellikle bir hakem kuruluna dönüştürmekte direndi, bu nedenle de gayet tutarlı olarak, konseyin yüksek bir kurul olduğu ve üyelerinden herhangi ikisinin isteği üzerine toplantıya çağrılabileceği hükmünün maddeden çıkarılmasını önerdi.[42*] Hertz ve Rusov, tüzük komisyonunun beş üyesi tarafından önerilen üç yönteme ek olarak, konseyin kuruluşu hakkında farklı yöntemler savundular.
Konu geldi, konseyin işlevlerinin tanımlanmasına dayandı: Konsey bir hakem kurulu mu, yoksa partinin yüksek bir kurulu mu olacaktı? Panın yoldaş, belirttiğim gibi, başından sonuna kadar, birinci görüşten yanaydı; ama tek başına kaldı. Martov yoldaş bu düşünceye şiddetle karşı durdu: “Ben, ‘konsey yüksek bir kuruldur’ ifadesinin maddeden çıkarılmasına ilişkin önergenin reddedilmesini öneriyorum. Bizim metnimiz [yani konseyin görevlerine ilişkin [sayfa 113] olarak, tüzük komisyonunda, üzerinde görüş birliğine vardığımız metin], konseyin, partinin yüksek bir kurulu haline dönüşmesi olasılığını, bile bile açık bırakmaktadır. Çünkü bize göre konsey, yalnızca bir uzlaştırma kurulu değildir.” Gene de konseyin yapısı, Martov yoldaş tarafından önerildiği şekliyle, bir “uzlaştırma kurulu” ya da hakem kuruluydu: merkez organların herbirinden alınacak ikişer üye ve bu dört üye tarafından seçilecek beşinci üyeden kuruluyordu. Konseyin, değil böyle kurulması, Rusov ve Hertz yoldaşların önerisi üzerine kongrece kabul edilen şekil bile (beşinci üyenin kongre tarafından seçilmesi şekli) salt uzlaşma ya da aracılık amacına yanıt verebilecek nitelikte değildir. Konseyin bu tür kuruluşu ile, onun, partinin en yüksek kurulu haline gelme misyonu arasında, uzlaşmaz bir çelişki vardır. Yüksek parti kurulunun yapısı sürekli olmalı, merkez organlarındaki raslantı türünden değişikliklere (bazan tutuklamaların yolaçtığı değişiklere) bağlı bulunmamalıdır. Yüksek kurul, doğrudan doğruya parti kongresine bağlı olmalıdır, gücünü, kongreye bağlı öteki iki kuruldan değil, kongreden almalıdır. Yüksek kurul, parti kongresince bilinen kişilerden oluşmalıdır. Son olarak yüksek kurul, varlığı kadere kalmış bir biçimde örgütlenmemelidir – beşinci üyenin seçiminde iki kurul anlaşmaya varamazsa, parti, böyle bir yüksek kuruldan yoksun kalır. Buna itiraz edildi: 1) Eğer beş üyeden biri çekimser kalır, öteki dört üye de eşit olarak ikiye bölünürse, durum yine çıkmaza girer (Egorov). Bu itiraz temelsizdir, çünkü, karar alma olanaksızlığının, zaman zaman herhangi bir kurul için kaçınılmaz oluşu başka şeydir, bir kurulun kurulmasının olanaksızlığı daha başka bir şey. 2) İkinci itiraz: “Konsey gibi bir kurul beşinci üyeyi seçme gücünde olmadığını gösterirse, bu onun genel olarak başarısız olduğunu ortaya koyar” (Zasuliç). Ama burada sorun konseyin başarısız olup olmaması sorunu değil, yüksek kurulun kurulamaması sorunudur: beşinci [sayfa 114] üye seçilemedikçe konsey olmayacaktır, herhangi bir “kurul” olmayacaktır, ve bu nedenle kurulun başarılı olup olmadığı sorusu ortaya çıkmayacaktır. 3) Son olarak, eğer zorluk, üzerinde daha yüksek bir parti organı bulunan herhangi bir kurulu kurmakta kendini gösteriyorsa, bunun çaresinin bulunabileceği söylendi; ivedi durumlarda daha yüksek organ, şu ya da bu yolda, bu boşluğu doldurabilirdi. Ama konseyin üstünde kongreden başka organ yoktur; bu nedenle, tüzüğü, konseyin kuruluşunu olanaksız hale getirebilecek bir biçimde hazırlamak, açık mantıksızlık olurdu.
Bu sorun üzerinde kongrede yaptığım kısa iki konuşmada (tutanaklar, s. 267 ve 269), Martov’un ve onun önerisini savunan öteki yoldaşların öne sürdükleri bu iki yanlış itirazı incelemekle yetindim. Merkez yayın organının, ya da Merkez Yönetim Kurulunun konseye egemen olması konusuna gelince, buna değinmedim bile. Bu sorun daha kongrenin 14′üncü oturumunda (tutanaklar, s. 157) Yoldaş Akimov tarafından ortaya atılmıştı; merkez yayın organının egemenlik kurmasının tehlikesinden sözeden ilk kişi o olmuştu; Martov ve Akselrod yoldaşlarla öteki yoldaşlar, kongreden sonra, Merkez Yönetim Kurulunu “çoğunluğun”, yazıkurulunun bir aracı haline dönüştürmek istediği saçma ve demagojik hikayesini icadettikleri zaman, yalnızca Akimov‘un izinden gitmiş oldular. Yoldaş Martov, Sıkıyönetim‘inde bu konuyu ele aldığı zaman, onu ilk kez ortaya atanın kim olduğunu anmaktan alçakgönüllülükle kaçındı!
Merkez yayın organının, Merkez Yönetim Kurulu üzerinde egemenlik kuracağı sorununun kongrede tüm olarak nasıl ele alındığını öğrenmek isteyen ve başı-sonu kırpılarak, özünden yoksunlaştırılmış kısa alıntılarla yetinmeyen herhangi bir kişi, yoldaş Martov’un sorunu nasıl çarpıttığını kolayca görebilir. “Merkez yayın organının etkisini zayıflatmak için partinin en tepesinde ‘çok katı bir merkeziyetçilik’ -ki bu sistemin [Akimov sisteminin] asıl anlamı [sayfa 115] budur-” (tutanaklar, s. 154, italikler benim) isteyen yoldaş Akimov’un görüşlerine karşı, daha 14′üncü oturumda polemiğe girişen kişi yoldaş Popov’dan başkası değildi. “Böyle bir merkeziyetçiliği savunmak şöyle dursun” diye ekledi yoldaş Popov, “bütün gücümle o merkeziyetçiliğe karşı savaşmaya hazırım; çünkü o oportünizmin bayrağıdır.” İşte merkez yayın organının Merkez Yönetim Kurulu üzerinde egemenlik kuracağı ünlü sorununun kökü buradadır; şimdi yoldaş Martov’un, bu sorunun gerçek kaynağı hakkında susma gereğini duymasında, bu bakımdan şaşılacak bir şey yoktur. Merkez yayın organının egemenlik kuracağına dair Akimov’un yaptığı konuşmanın oportünist niteliğini yoldaş Popov bile görmüştü.[43*] Kendisini yoldaş Akimov’dan bütün bütün ayrı tutabilmek için yoldaş Popov kesin bir ifadeyle şöyle demişti: “Bu merkez kurulunda [konseyde], yazıkurulundan üç, Merkez Yönetim Kurulundan iki kişi bulunsun. Bu ikinci dereceden bir sorundur. [İtalikler benim.] Önemli olan şey, önderliğin, partinin yüksek önderliğinin bir kaynaktan çıkmasıdır.” (Tutanaklar, s. 155.) Yoldaş Akimov itiraz etti: “Tasarıda, yazıkurulunun sürekli, buna karşılık Merkez Yönetim Kurulunun değişebilir olması gibi bir nedenden ötürü bile -olsa, merkez yayın organının egemenliği güven altına alınmıştır” (tutanaklar, s. 157) dedi. Önderlerin yalnızca ilke sorunlarında “sürekliliği”ne ilişkin olan (ki bu olağandır ve arzu edilir), ama bağımsızlığın yokedilmesi ya da [sayfa 116] bağımsızlığa müdahale anlamında bir “egemenliği” hiç bir biçimde ifade etmeyen bir sav bu. Merkez Yönetim Kurulunun yeterince bağımsız olmadığı hikayesini yayarak, merkez kurullarının kuruluşundan duyduğu hoşnutsuzluğu maskeleyen “azınlığa” henüz o sıralarda bağlanmış olmayan yoldaş Popov, Akimov yoldaşa gayet mantıklı bir biçimde şöyle demişti: “Ben bunun [konseyin], partinin yönlendirici merkezi olarak görülmesini öneriyorum; o zaman, konseyde merkez yayın organından mı, yoksa Merkez Yönetim Kurulundan daha fazla temsilci bulunacağı sorunu tamamen önemsiz hale gelecektir.” (Tutanaklar, s. 157-158, italikler benim.)
25′inci oturumda konseyin kuruluşuna ilişkin görüşmeler yeniden başladığı zaman, yoldaş Pavloviç eski tartışmayı sürdürdü; merkez yayın organının “daha istikrarlı olması nedeniyle” Merkez Yönetim Kurulu üzerinde üstünlüğü olmasından yana olduğunu bildirdi (tutanaklar, s. 264). Pavloviç’in kastettiği istikrar, ilke sorunlarında istikrardı. Yoldaş Martov da Pavloviç’i böyle anlamıştı. Gerçekten de yoldaş Pavloviç’ten hemen sonra konuşan yoldaş Martov, “bir kurulun öteki üzerindeki egemenliğini önceden saptamanın” gereksiz olduğunu söyledi, Merkez Yönetim Kurulu üyelerinden birinin yurtdışında oturması “sayesinde, ilke sorunlarında Merkez Yönetim Kurulunun istikrarının bir ölçüye kadar korunabileceği”ne işaret etti (tutanaklar, s. 264). Buraya kadar, ilke sorunlarında istikrar ve o istikrarın korunmasıyla, Merkez Yönetim Kurulunun bağımsızlığının ve inisiyatifinin korunması arasında henüz demagojik bir karışıklık yapmak sözkonusu değil. Kongreden bu yana pratikte yoldaş Martov’un koz ası haline gelen bu karışıklığı kongrede yalnızca yoldaş Akimov daha ilerilere götürdü. Daha o sıralarda “Arakçeyev anlayışında bir tüzük”ten[27] sözeden Akimov (tutanaklar, s. 268) şöyle diyordu: “Eğer parti konseyinin üç üyesi merkez yayın organından olursa, o zaman [sayfa 117] Merkez Yönetim Kurulu, yazıkurulunun basit bir aleti haline döner. [İtalikler benim.] Yurtdışında oturan üç kişi, partinin bütün [!!] çalışmalarını düzenleme hakkını sınırsız [!!] bir şekilde eline geçirmiş olur. Güvenlikleri sağlama alınır ve bu nedenle güçleri yaşamboyu sürer.” (Tutanaklar, s. 268.) İşte yoldaş Pavloviç’in konuyu yeniden ele almasına ve “İskra tarafından temsil edilen ilkelerin saflığından ve istikrarından” yana olduğunu belirtmesine neden olan şey, yoldaş Akimov’un, bu konuşmasıydı; ideolojik önderliği tüm partinin çalışmalarına müdahale diye niteleyen (ve kongreden sonra yoldaş Akselrod’a “teokrasi” hakkındaki konuşmasında ucuz bir silah sağlayan) bu kesinlikle saçma ve demagojik konuşmaydı. Yoldaş Pavloviç “Merkez yayın organının yazıkuruluna üstünlük sağlayarak bu ilkeleri pekiştirmek istiyorum” dedi (tutanaklar, s. 268).
Merkez yayın organının Merkez Yönetim Kurulu üzerinde egemenlik kurması sorununun aslı budur. Akselrod ve Martov yoldaşların bu ünlü “ilke ayrılığı”, yoldaş Akimov’un oportünist ve demagojik konuşmasını yinelemekten başka bir şey değildir. Akimov’un o konuşmasının gerçek niteliğini, merkez kurullarının kuruluşu sorununda yenilgiyi henüz tatmadığı günlerde yoldaş Popov bile açıkça görmüştür!

*

Konseyin kuruluşu sorununu özetlersek, benim Yazıkuruluna Mektup‘ta bu konuya değgin ifademin çelişkili ve yanlış olduğunu kanıtlamak üzere, yoldaş Martov’un Sıkıyönetim‘inde gösterdiği çabalara karşın, kongre tutanakları açıkça gösteriyor ki, birinci maddeyle karşılaştırıldığı zaman, bu sorun gerçekten bir ayrıntı niteliğindedir; “hemen hemen yalnızca” partinin merkez kurullarının kuruluşunu tartıştığımıza dair “Kongremiz” (İskra. n° 53) başlıklı yazıda öne sürülen iddia, tam bir tahriftir. Bu makalenin yazarı, [sayfa 118] birinci madde üzerindeki çekişmeyi tümden bilmezlikten geldiği için, bu tahrif, üstelik de çirkindir. Ayrıca, konseyin kuruluşu konusunda İskracıların belli bir gruplaşmaya gitmediklerini de tutanaklar doğrulamaktadır: bu konuda ad okunarak oylama yapılmamıştır; Martov, Panin’den ayrılmıştır; ben ve Popov ortak bir ortam bulmuşuzdur; Egorov ve Gusev ayrı bir tutum takınmışlardır, vb.. Son olarak, benim (yurtdışı Devrimci Sosyal-Demokrasi Birliği kongresinde yaptığım) son konuşmamda, martovcuların İskracılara-karşı olanlarla kurduğu koalisyonun gittikçe güçlenerek geliştiğine dair sözlerimin ne kadar doğru olduğunu, yoldaş Martov’la yoldaş Akselrod’un -şimdi herkesin gördüğü şekilde- bu sorunda da yoldaş Akimov’a doğru kaymaları bir kez daha kanıtlamıştır. [sayfa 119]


L.
TÜZÜK GÖRÜŞMELERİNİN TAMAMLANMASI
MERKEZ KURULLARINA ÜYE ÇAĞIRMA
Raboçeye Dyelo TEMSİLCİLERİNİN ÇEKİLİŞİ


Tüzük üzerinde daha sonraki görüşmelerden (kongrenin 26′nci oturumu), yalnızca, Merkez Yönetim Kurulunun yetkisini sınırlama sorununa ilişkin olanların sözü edilmeye değer. Çünkü bu görüşmeler, martovcuların şimdi aşırı merkeziyetçiliğe yönelttikleri saldırıların niteliğine ışık tutmaktadır. Egorov ve Popov yoldaşlar, kendilerinin ya da destekledikleri kişilerin aday oluşuna bakmaksızın, merkeziyetçiliğin sınırlandırılması için daha büyük bir inançla çaba göstermişlerdir. Sorun henüz tüzük komisyonundayken, bu yoldaşlar Merkez Yönetim Kurulunun yerel yönetim kurullarını fesih hakkının, konseyin onayı koşuluna bağlanmasını, ayrıca bu hakkın kullanılacağı durumların belirtilmesini [sayfa 120] önerdiler (tutanaklar, s. 272, not 1). Buna tüzük komisyonunun üç üyesi (Glebov, Martov, ben) karşı durdu; kongrede bizim görüşümüzü yoldaş Martov savundu (tutanaklar, s. 273), “bir örgütün feshi gibi çok ciddi bir sorunda karar vermeden önce Merkez Yönetim Kurulunun durumu elbette inceleyeceği”ni söyleyerek Egorov’la Popov’u yanıtladı. Gördüğünüz gibi, o sıralarda yoldaş Martov, merkeziyetçiliğe karşıt olan her plana henüz kulaklarını tıkıyordu. Kongre de Egorov’la Popov’un önerisini reddetti. Ne yazık ki tutanaklarda önergenin kaç oyla reddedildiği belirtilmiyor.
Kongrede Martov yoldaş ayrıca “‘örgütleme’ sözcüğünün yerine ‘onaylama’ sözcüğünün kullanılmasına da karşıydı [Merkez Yönetim Kurulu, kurulları örgütler, vb. parti tüzüğü, madde 6], Merkez Yönetim Kuruluna örgütleme hakkı da tanınmalıdır” diyordu. Yoldaş Martov’un o zamanlar söylediği buydu; birlik kongresinde keşfettiği, “örgütleme” kavramı onaylamayı içermez şeklindeki harikulade fikir henüz kafasında parlamamıştı.
Bu iki noktanın dışında, tüzüğün 5-11′inci maddeleri üzerindeki görüşmeler (tutanaklar, s. 273-276), ayrıntılar üzerindeki ufak-tefek tartışmalara özgü kaldı, pek ilginç değildi. Ardından, sıra 12′nci maddeye geldi. Bu madde, genel olarak bütün parti organlarına ve özel olarak merkez organlarına ortaklaşa üye çağrılmasıyla ilgiliydi. Komisyon, üye çağırımı için, gerekli çoğunluğu üçte-ikiden beştedörde yükseltmeyi öneriyordu. Komisyonun raporunu sunan Glebov, Merkez Yönetim Kuruluna üye çağırma kararlarının oybirliğiyle alınmasını önerdi. Uyuşumsuzlukların istenir bir şey olmadığını kabul eden yoldaş Egorov, gerekçeli bir vetonun bulunmadığı durumlarda basit çoğunlukla yetinilmesinden yana çıktı. Yoldaş Popov, komisyonun görüşüne de, Egorov yoldaşın görüşüne de katılmadı, ya (veto hakkı olmaksızın) basit çoğunluk esasının, ya da oybirliği esasının kabulünü istedi. Yoldaş Martov, ne komisyona, ne Glebov’a, [sayfa 121] ne Egorov’a, ne de Popov’a katıldı; oybirliğine, (üçte-iki lehine) beşte-dörde ve “karşılıklı olarak üye çağırma”ya, yani merkez yayın organı yazıkurulunun Merkez Yönetim Kuruluna ve Merkez Yönetim Kurulunun yazıkuruluna üye çağrılmasını protesto etme hakkına (“üye çağırmada karşılıklı denetim hakkı”na) karşıydı.
Okurların göreceği üzere, gruplaşmalar hayli değişik renkler taşıyordu; farklılık o kadar çoktu ki, neredeyse her temsilcinin görüşü hemen hemen “kendine özgü”ydü!
Şöyle diyordu yoldaş Martov: “İstenmeyen kişilerle çalışmanın psikolojik bakımdan olanaksızlığını kabul ederim. Ama örgütümüzün güçlü ve etkin olması da önemlidir…..Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organı yazıkurulunun, üye seçimi konusunda, birbirleri üzerinde karşılıklı denetim hakkı bulunmasına gerek yoktur. Ben buna, birinin, ötekine ait alanda yeterli olmadığını düşündüğüm için karşı çıkıyor değilim. Hayır! Örneğin merkez yayın organının yazıkurulu, diyelim Bay Nadejdin’in Merkez Yönetim Kuruluna seçilip seçilmemesi konusunda, Merkez Yönetim Kuruluna tavsiyede bulunabilir. Karşılıklı üye çağırma işine itiraz ediyorum, çünkü her iki tarafı da sinirlendirici bir kırtasiyecilik yaratmak istemiyorum.”
Ben şöyle itiraz ettim: “Burada iki sorun var. Birincisi, gerekli çoğunluk sorunudur. Ben bu çoğunluğun beşte-dörtten, üçte-ikiye indirilmesine karşıyım. Gerekçeli bir protesto koşulu da uygun değildir, ona da karşıyım. Göreceli olarak, daha önemli sorun ikinci sorundur, Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organının, üye çağırma işinde karşılıklı denetim hakkı sorunudur. İki merkez organının karşılıklı rızası, uyuşumun esaslı bir koşuludur. Burada araya giren şey, iki-merkez organı arasında olası bir kopmadır. Bölünmeyi istemeyenler, uyuşumu güven altına alma endişesini taşımalıdırlar. Parti tarihinden bildiğimiz gibi, aramızda, bölünmeye neden olan kişiler bulunmuştur. [sayfa 122] Bu bir ilke sorunudur, çok önemli bir sorundur, partinin tüm geleceğinin dayandığı bir sorundur.” (Tutanaklar, s. 276-277.) Yoldaş Martov’un özel ve ciddi bir önem atfettiği konuşmamın özetinin tam metni, kongrede tutanaklara geçtiği şekliyle budur. Gerçi ciddi bir önem atfetmiştir ama, yoldaş Martov, ne yazık ki, bu konuşmamı, kongrede yapıldığı zamanki tüm siyasal durum ve görüşmeye bağlantılı olarak değerlendirme zahmetine katlanmamıştır.
Burada ortaya çıkan ilk soru, benim ilk tasarımda (bkz: s. 394, madde ll)[44*] niçin yalnızca üçte-iki çoğunluğu yeterli gördüğüm ve merkez organlarına üye çağırma işinde karşılıklı denetimi neden istemediğim sorusudur. Benden hemen sonra konuşan yoldaş Trotski (tutanaklar, s. 277) hemen bu soruyu ortaya atmıştır.
Bu soru, benim. Birlik Kongresinde yaptığım konuşmada ve yoldaş Pavloviç’in ikinci kongreye ilişkin mektubunda yanıtlanmıştır. Birlik Kongresinde, tüzüğün birinci maddesinin “çanağı kırdığını” ve “çift düğümle” sağlamca bağlanması gerektiğini söyledim. Bu ifadeyle, her şeyden önce, salt teorik bir sorunda Martov’un bir oportünist olduğunu kanıtladığını ve onun yanılgısını Lieber’le Akimov’un baştacı ettiklerini kastediyordum. İkincisi, martovcuların (yani, önemsiz bir İskracı azınlığın) İskracılara-karşı olanlarla kurduğu koalisyonun, onlara, merkez organlarının kimlerden kurulacağına ilişkin oylamada, kongrede bir çoğunluk sağladığını kastediyordum. Burada, uyuşum gereğini vurgulayarak ve “bölünmeye neden olan kişilerhakkında uyarıda bulunarak yaptığım konuşma da, merkez kurullarının hangi kişilerden kurulacağına dairdi. Bu uyarı, ilke olarak gerçekten önemliydi, çünkü (bütün sorunları ve bütün adayları, pratik olarak en yakından bildiği için merkez organlarının kişisel kuruluşu konusunda, kuşkusuz en uygun kararları verebilecek olan) İskra örgütü, bu konuda gerekli tavsiyelerde [sayfa123] bulunmuş, kuşku uyandıran adaylarla ilgili olarak bildiğimiz kararı almıştı. Hem ahlaksal açıdan, hem yeterliliği (yani bir yargıya varma yeteneği) bakımından, bu nazik konuda sonsöz İskra örgütünde olmalıydı. Ama resmen, hiç kuşku yok ki, Martov, İskra örgütünün çoğunluğuna karşı Lieber’lerle Akimov’lara yanaşma hakkına sahipti. O Akimov ki, birinci madde üzerindeki parlak konuşmasında, dikkate değer bir açıklık ve akıllılıkla, İskracılar arasında, ortak İskra amacına ulaşma yöntemlerinde ne zaman bir farklılık görse, bile bile, bilinçli olarak daha kötü olan yöntemden yana oy kullandığını, çünkü kendi amaçlarının, İskracıların amacına tamamen ters düştüğünü söylemişti. Bu nedenle, yoldaş Martov’un niyet ve arzusu ne olursa olsun, Lieber’lerle Akimov’ların desteğini saklayacak olan şeyin, merkez kurumlarının en kötü biçimde kurulmasına yolaçacak önerge olduğundan en ufak kuşku yoktu. Onlar (sözlerine değil eylemlerine, birinci maddedeki oy verişlerine bakarak söylüyorum) ancak, “bölünmelere neden olacak” kişileri kapsayan bir listeye oy verebilirlerdi ve bunu “bölünmelere neden olmak” için yaparlardı; böyle yapmaya mahkümdular. Bu duruma bakarak, benim, bu sorunun (iki merkez organı arasındaki uyuşum sorununun) önemli bir ilke sorunu olduğunu, partinin bütün geleceğinin buna bağlı olduğunu söylemem şaşırtıcı mıdır?
İskra‘nın düşüncelerini, planlarını ve hareketin tarihini bilen ve bu düşünceleri paylaşmakta istekli olan hiç bir sosyal-demokrat, merkez organlarının kuruluşu konusunda İskra örgütü içinde beliren anlaşmazlığın, Lieber’lerle Akimov’ların oyuyla sonuca bağlanmasının resmen, oldukça doğru ve uygun bir şey olduğundan, ama bunun, kötünün kötüsü sonuçlar doğuracağından bir an bile kuşku duyamazdı. Bu kötünün kötüsü sonuçları önleyebilmek için savaşmak zorunluydu.
Nasıl savaşacaktık? Biz isteriyle, yaygarayla savaşmadık, [sayfa 124] oldukça dürüst ve oldukça meşru yöntemlerle savaştık: (birinci maddede olduğu gibi) azınlıkta kaldığımızı gördüğümüz için kongreden, azınlığın haklarının korunmasını istedik. Merkez organlarının kişisel kuruluşu sorununda azınlıkta kaldığımız zaman, [merkez organlarına -ç.] üye çağırılması için gerekli oy çoğunluğunun daha fazla olmasını (üçte-iki yerine beşte-dört), üye çağırma işleminde oybirliğini, merkez organlarına üye çağırmada karşılıklı denetimi savunmaya başladık. Dostlarla ayaküstü bir-iki söyleşiden sonra, bütün tutanakları ve ilgili kişilerin “tanıklığı”nı ciddi olarak incelemeksizin, kongre hakkında üstün körü fikir öne sürmeye çok fazla hazır olan İvan’larla Peter’ler bu gerçeği [kongrede azınlıkta kalmış olma gerçeğini -ç.] sürekli olarak bilmezlikten geliyorlar. Ama bu tutanakları ve bu tanıklığı doğru dürüst inceleyecek olan herhangi bir kişi, benim sözünü ettiğim gerçekle, özellikle o anda kongredeki tartışmanın köklerinin, merkez organlarının kişisel kuruluşu sorununa dayandığı, azınlıkta olduğumuz için, bizim, denetim koşullarını daha sağlamlaştırmak için çalıştığımız ve Lieber’lerle Akimov’ların gönüllü yardımcılığıyla Martov’un zafer sevinci içinde . kırdığı “çanağı biraraya getirebilmek için çift düğüm atmak” istediğimiz gerçeğiyle, ister-istemez yüzyüze gelecektir.
Yoldaş Pavloviç kongrenin o anından söz ederken, “Eğer böyle olmasaydı” diyor, “üye çağırma işlerinde oybirliği önerisinde bulunarak, hasımlarımızın çıkarına hizmet ettiğimiz, düşünülebilirdi; çünkü kurullardan herhangi birinde egemen olan taraf için oybirliği gereksiz ve hatta zararlıdır.” (İkinci Kongre Üzerine Mektup, s. 14.) Ama bugün, olayların zaman sırası sık sık unutuluyor; şimdiki azınlığın (Lieber’lerle Akimovlar’ın katkısı sayesinde) kongrede çoğunlukta olduğu bütün bir dönem bulunduğu, merkez organlarına ve çağırma sorunu üzerindeki tartışmanın işte tam o dönemde ortaya çıktığı, o tartışmanın temel nedeninin [sayfa 125] merkez organlarının kişisel kuruluşuna dair İskra örgütü içinde beliren görüş ayrılıkları olduğu unutuluyor. Bu gerçeği kavrayan herkes, tartışmalarımıza damgasını vuran hırsı anlayacak ve ayrıntılara ilişkin küçük farklılıkların gerçekten önemli ilke sorunlarına yolaçması gibi görünüşteki paradokstan şaşkınlık duymayacaktır.
Aynı oturumda konuşan yoldaş Deutsch (tutanaklar, s. 277), “Bu önerge kuşkusuz, belli bir zaman için hazırlanmıştır” derken, birçok yönden haklıydı. Evet, anlaşmazlığın asıl niteliğini gerçekten de o belirli zamanı bütün örgünlüğüyle (complexity) anladığımız zaman kavrayabiliriz. Azınlıkta olduğumuz zaman, bizim, azınlığın haklarını, herhangi bir Avrupalı sosyal-demokratın meşru ve hoşgörülebilir sayacağı yöntemlerle, örneğin merkez organların kişisel kuruluşunun daha sıkı bir denetim altına alınması için kongreye başvurarak savunduğumuzu unutmamak çok önemlidir. Gene aynı biçimde, ama bir başka oturumda, Egorov yoldaş da şöyle derken birçok bakımdan haklıydı: “Bu tartışmada yeniden ilkelerden söz edildiğini duymak” demişti Egorov, “beni son derece şaşırttı. [Bu, kongrenin 31'inci oturumunda, Merkez Yönetim Kurulu seçimlerine ilişkin olarak söylenmişti. Eğer yanılmıyorsam, 31'inci oturum perşembe sabahı yapılmıştı. Oysa şimdi üzerinde durduğumuz 26'ncı oturum pazartesi akşamı toplanmıştı.] Sanıyorum, birkaç günden beri tartışmaların, herhangi bir ilke sorunu çerçevesinde değil, şu ya da bu kişinin merkez kurullarına girmesini sağlama ya da önleme çerçevesinde döndüğünü herkes açıkça görüyor. Bu kongrede ilkelerin uzun süreden beri yitirildiğini bilelim ve bunu açıkça söyleyelim. (Gülüşmeler, Muravyov: ‘Yoldaş Martov’un da güldüğünün tutanaklara geçirilmesini rica ediyorum.’)” (Tutanaklar, s. 337.) Hepimiz gibi yoldaş Martov’un da, yoldaş Egorov’un gerçekten gülünç olan yakınmalarına gülmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Evet, “son birkaç gün boyunca”, merkez organlarının kimlerden [sayfa 126] kurulacağı konusunda epeyce şey dönmüştür. Bu doğrudur. Gerçekten de bu, kongredeki herkesin bildiği bir şey (şimdi yalnızca azınlık bu açık gerçeği gözlerden saklamaya çalışıyor). Son olarak, bunun açıkça ortaya konmasının gerektiği de doğrudur. Ama Tanrı aşkına, “ilkelerin yitirildiği” nereden çıkıyor? Biz kongrede, her şeyden önce, ilk günlerde (bkz: s. 10, kongre gündemi) programı, taktikleri, tüzüğü tartışmak ve bunlara ilişkin konularda karar vermek, sonraki günlerde de (gündemin 18 ve 19′uncu maddeleri) merkez organlarının kimlerden kurulacağını tartışmak ve bunlar üzerinde karar vermek için biraraya geldik. Kongrelerin son günlerinin, yönetici değneğinin kime verileceğine ilişkin savaşıma ayrılması doğal ve çok meşrudur. (Ama yönetici değneğini kimin tutacağı konusunda kongrelerden sonra savaş açıldığı zaman, o hır çıkarmaktır.) Eğer herhangi bir kişi, kongrede, merkez kurullarının kimlerden kurulacağı konusunda (Egorov yoldaşın başına geldiği gibi) yenilgiye uğrarsa, ondan sonra, onun “ilkelerin yitirildiği”nden sözetmesi yalnızca gülünçtür. Herkesin yoldaş Egorov’a gülmesinin nedeni, sanırım anlaşılıyor. Ve yine sanırım, Martov yoldaşın gülüşmelere katıldığının tutanaklara geçirilmesini Muravyov yoldaşın neden rica ettiği, de anlaşılıyor: Martov yoldaşın, Egorov yoldaşa gülerken, aslında kendine güldüğü
Yoldaş Muravyov’un kinayesine ek olarak şu gerçeği de anmak herhalde fazla olmasa gerek. Bildiğimiz gibi, Martov yoldaş kongreden sonra, sağda-solda, ayrılığımızda en büyük rolü oynayan şeyin, merkez organlarına üye çağırma sorunu olduğunu ve merkez organlarına üye çağırma konusunda karşılıklı denetime “eski yazıkurulu çoğunluğu”nun şiddetle karşı koyduğunu iddia etti. Kongreden önce, üçteiki çoğunlukla iki taraflı üye çağırmak suretiyle iki üçlü seçme planımı kabul ettiği zaman, yoldaş Martov, konu hakkında bana şunları yazmıştı: “Bu iki taraflı üye çağırma [sayfa 127] şeklini kabul ederken, kongreden sonra merkez organlarının herbirine yapılacak eklemelerin değişik doğrultularda gerçekleşeceği belirtilmelidir. (Ben şunu salık veririm: Her organ, niyetinden ötekini haberdar ederek, yeni üyeler seçer; ikinci organ bu durumu protesto ettiği takdirde, anlaşmazlık konsey tarafından çözümlenir. Gecikmelerden sakınmak üzere, -hiç değilse Merkez Yönetim Kurulu için- daha önceden aday gösterilmiş kişilerle ilgili olarak bu yöntem uygulanmalıdır; o zaman bu adaylar arasından, yeniden üye seçme işi çabuklaştırılabilir.) Daha sonraki üye çağırma işlemlerinin, parti tüzüğünde gösterilen esaslar çerçevesinde gerçekleştirileceğini belirtmek üzere 22′nci maddeye[45*] * şu sözler eklenmelidir: ‘…ki onun tarafından, alınmış kararlar onaylanmalıdır’.” (italikler benim.)
Yoruma gerek yok.


Merkez organlarına üye çağırma konusundaki tartışmaların yapıldığı zamanın önemini açıkladıktan sonra, şimdi biraz da konuya ilişkin oylamalara değinelim. Tartışma üzerinde durmayı gerekli görmüyorum, çünkü yoldaş Martov’un ve benim burada zaten aktarılmış olan konuşmalarımızı, kısa, karşılıklı konuşmalar izledi. Bu kısa konuşmalara pek az temsilci katıldı (bkz: tutanaklar, s. 277-280). Oylamayla ilgili olarak yoldaş Martov, Birlik Kongresinde, benim, “tüzük çevresindeki savaşımı [Martov farkına varmadan, büyük bir gerçeği itiraf etti: birinci maddeden sonra hararetli tartışmalar gerçekten tüzük çevresindeydi], Bund’la koalisyona giren martovculara karşı İskra‘nın verdiği bir savaşım olarak göstermek suretiyle”, konuyu “büyük ölçüde çarpıtmak”tan suçlu olduğumu (Birlik tutanakları, s. 60) iddia etti. [sayfa 128]
Bu ilginç “büyük tahrifçiliği” ele alalım. Yoldaş Martov, konseyin kuruluşuna ilişkin oylamalarla üye çağırmaya ilişkin oylamaları birbirine ekleyerek, hepsini sekiz maddede sıraladı. l° İkisi merkez yayın organından, ikisi Merkez Yönetim Kurulundan olmak üzere konseye dört üye seçimi 27 lehte (M), 16 aleyhte (L), 7 çekimser.[46*] (Burada ayraç içinde belirteyim, çekimserler, tutanaklar, s. 270′te 8 kişi olarak gösterilmiştir. Ama bu bir ayrıntıdır.) 2° Konseyin beşinci üyesinin kongre tarafından seçilmesi – 23 lehte (L), 18 aleyhte (M), 7 çekimser. 3° Konsey üyeliğinden düşenlerin yerinin, bizzat konsey tarafından doldurulması – 23 aleyhte (M), 16 lehte (L), 12 çekimser. 4° Merkez Yönetim Kuruluna üye çağırmada oybirliği – 25 lehte (L), 19 aleyhte (M), 7 çekimser. 5° Üye çağırmamayı savunan gerekçeli bir protesto koşulu – 21 lehte (L), 19 aleyhte (M), 11 çekimser. 6° Merkez yayın organına üye çağırmada oybirliği – 23 lehte (L), 21 aleyhte (M), 7 çekimser. 7° Merkez yayın organının ya da Merkez Yönetim Kurulunun yeni üye çağırmama kararının iptali hakkını konseye vermeyi öngören bir önergenin oylanabilirliği – 25 lehte (M), 19 aleyhte (L), 7 çekimser. 8° Bu önergenin kendisi – 24 lehte (M), 23 aleyhte (L), 4 çekimser. “Açıkça görülüyor ki” dedi yoldaş Martov (Birlik tutanakları, s. 61), “önergeden yana yalnızca bir Bund temsilcisi oy kullanmış, gerisi çekimser kalmıştır.” (İtalikler benim.)
Akla şu soru geliyor. Oylama ad okunarak yapılmadığı halde, yoldaş Martov, bundculardan birinin onun, Martov’un lehine oy kullandığının açıkça görüldüğünü nasıl düşünüyor? [sayfa 129]
Çünkü Martov atılan oyları saymış, rakamlar, bundcuların da oylamaya katıldığını gösterince, o, yoldaş Martov, o oyun kendi tarafında, Martov’un tarafında olduğundan kuşku duymamıştır.
O zaman, benim “büyük bir tahrifçilik” yaptığım nereden çıkıyor?
Toplam oylar 51′di, bundcular hariç 46′ydı, Raboçeye Dyelo‘cular hariç 43′tü. Yoldaş Martov’un andığı sekiz oylamadan yedisine 43, 41, 39, 44, 40, 44, 44 temsilci katıldı; birine 47 temsilci (daha doğrusu oy) katıldı. Ve yoldaş Martov’un kendisi, bu oylamada, bir bundcu tarafından desteklendiğini itiraf etti. Böylece, Martov tarafından çizilen (üstelik biraz sonra göreceğimiz gibi eksik çizilen) resmin, benim, savaşıma ilişkin açıklamamı yalnızca doğruladığını ve pekiştirdiğini görüyoruz! Birçok durumda çekimser oyların çok fazla olduğuna tanıklık ediyoruz. Bu, kongrenin belli bazı küçük konulara az ilgi -göreceli olarak az ilgi- duyduğunu ve İskracıların bu konularda belli bir gruplaşmaya gitmediklerini gösteriyor. Martov’un, bundcular “çekimser kalarak açıkça Lenin’e yardım etti” (Birlik tutanakları, s. 62) şeklindeki ifadesi, gerçekte Martov’a karşıt bir ifadedir; bu, benim, ancak bundcular oylamaya katılmadığı ya da çekimser kaldığı zaman, bazan utkunluk elde edebileceğimi gösterir. Ama bundcular, savaşıma müdahale etmenin bir değer taşıdığını düşünmüşlerse o zaman yoldaş Martov’u desteklemişlerdir. Biraz önce sözüedilen, 47 temsilcinin oy kullandığı olay, bundcuların müdahale ettiği tek olay değildir. Kongre tutanaklarına bakma zahmetine katlanan herkes, Martov yoldaşın çizdiği tabloda çok garip bir eksiklik olduğunu görecektir. Martov yoldaş, bundcuların oylamaya katıldığı üç durumdan sözetmemiştir. Söylemeye gerek yok, bu üç durumda da Martov yoldaş kazanmıştır. Bu üç oylama şunlardır: 1° Yoldaş Fomin’in, gerekli çoğunluğu beştedörtten üçte-ikiye indirmeyi amaçlayan değiştirgesinin [sayfa 130] kabulü – 27 lehte, 21 aleyhte (tutanaklar, s. 278), yani 48 oy. 2° Yoldaş Martov’un, iki taraflı üye çağırma yönteminin kaldırılmasına ilişkin önergesinin kabulü – 26 lehte, 24 aleyhte (tutanaklar, s. 279), yani 50 oy. Son olarak 3° Merkez yayın organına ya da Merkez Yönetim Kuruluna üye çağırılmasına, bütün konsey üyelerinin onayıyla izin verilmesine ilişkin benim önergemin reddi (tutanaklar, s. 280) – 27 aleyhte, 22 lehte (bu konuda ad okunarak oylama yapıldığı halde, tutanaklarda, ne yazık ki, bir kayıt bulunmamaktadır), yani 49 oy.
Özetlersek, merkez organlarına üye çağırma sorununda bundcular yalnızca dört oylamaya katılmışlardır (benim belirttiğim, 48, 50 ve 49 oyun kullanıldığı üç oylamayla, Martov’un sözünü ettiği, 47 oyun kullanıldığı bir oylama). Bütün bu oylamalarda yoldaş Martov kazanmıştır. Benim buna ilişkin sözlerim, her yönden haklı olduğumu göstermektedir: Bund’la bir koalisyon olduğunu söylerken, sorunların göreceli olarak önemsizliğine değinirken (birçok durumda çok sayıda çekimser oy) ve İskracıların belli bir gruplaşmaya gitmediklerine işaret ederken (ad okunarak oylama yapılmaması, tartışmalara pek az konuşmacının katılması), haklı olduğum ortadadır.
Yoldaş Martov’un, benim konuya ilişkin sözlerimde bir çelişki bulma çabası, anlaşılıyor ki, sağlam temellere dayanmamaktadır. Yoldaş Martov, başı-sonu atılmış bazı sözleri içeriğinden yoksunlaştırarak almış ve resmi tam çizme zahmetine katlanmamıştır.


Tüzüğün, yurtdışı örgütlerine ilişkin sonuncu maddesi de kongredeki gruplaşmaları ortaya koyması açısından- çok dikkate değer olan tartışmalara ve oylamaya yolaçmıştır. Tartışma konusu olan şey, Birliğin (League), yurtdışındaki parti örgütü olarak tanınması sorunuydu. Akimov yoldaş [sayfa 131] hemen atlanıp pusatlanıp ortaya atıldı, birinci kongre tarafından onaylanmış olan Yurtdışı Birliğini (Union Abroad) kongreye anımsattı ve sorunun bir ilke sorunu olduğuna işaret etti. Şöyle diyordu Akimov: “Her şeyden önce, sorunun hangi yolda çözümleneceğine özel, pratik bir önem vermediğimi belirtmeme izin verin. Partimizde sürüp giden ideolojik savaşım, kuşkusuz”henüz sona ermemiştir; bu savaşım, farklı güçlerin ittifakıyla, değişik bir düzeyde sürüp gidecektir. … Tüzüğün 13′üncü maddesi, bir kez daha, kongremizi bir parti kongresi olmaktan çıkarıp bir hizipler kongresi haline getirme eğilimini, hem de çok dikkate değer bir yolda, yansıtmaktadır. Bütün parti örgütlerini birleştirerek, Rusya’daki bütün sosyal-demokratların, parti birliği adına, parti kongresi kararlarına uymalarını sağlamak varken, kongrenin azınlık örgütünü yıkması ve azınlığın sahneden silinmesini sağlaması önerilmiştir.” (Tutanaklar, s. 281.) Okurun gördüğü gibi, yoldaş Martov’un, merkez organlarının kuruluşu konusundaki yenilgisinden sonra, çok aziz saymaya başladığı “süreklilik” fikrine, Akimov yoldaş daha az candan bağlanmış değildir. Ama kongrede, kendilerine ve başkalarına farklı ölçüler uygulayan bu kişiler, Akimov yoldaşa karşı hararetli bir protestoyla ayağa fırlamışlardır. Program kabul edilmiş, İskra onaylanmış, tüzüğün hemen hemen tümü kabul edilmiş olduğu halde, “ilkede” Birliği (League) Yurtdışı Birliğinden (Union Abroad) ayrı tutan “ilke” ön plana çıkarılmıştır. “Eğer yoldaş Akimov, sorunu bir ilke sorunu haline getirmekte sabırsızlanıyorsa” diye bağırmıştır yoldaş Martov, “özellikle, bir savaşımda, iki eğilimle olası bazı düzenlemelerden söz ettiğine göre, buna bir diyeceğimiz yoktur. Eğilimlerden birinin utkunluğu teslim edilmelidir [dikkat edilsin, bu söz, kongrenin 27'nci oturumunda söylenmiştir]. Bunu, İskra önünde bir kez daha başeğelim anlamında söylemiyorum; yoldaş Akimov’un sözünü ettiği bütün olası düzenlemelere son defa veda edelim [sayfa 132] anlamında söylüyorum.” (Tutanaklar, s. 282; italikler benim.)
Ne manzara! Programa ilişkin bütün kongre görüşmeleri çoktan bittikten sonra bile, yoldaş Martov, merkez organlarının kuruluşu konusundaki yenilgisini tadıncaya kadar, bütün olası düzenlemelere son defa veda etmeye devam etti! Yoldaş Martov, kongrenin hemen ertesinde güle-oynaya ortaya çıkardığı olası “düzenleme”ye, kongrede “son defa veda ediyor”du. Ama yoldaş Akimov o zaman bile yoldaş Martov’dan çok daha uzak görüşlü olduğunu gösterdi; “birinci kongrenin isteğiyle komite adını almış olan eski bir parti örgütü”nün beş yıldan beri süregelen çalışmalarına değindi ve ne yaptığını önceden bilen, zehirli bir çıkışla şöyle dedi: “Partimizde yeni bir eğilimin ortaya çıkmasına ilişkin umutlarımın boşuna olduğuna dair yoldaş Martov’un söylediklerine gelince, izin verirseniz, belirteyim, o bile bana bu umutları aşılıyor.” (Tutanaklar, s. 283, italikler benim.)
Evet, itiraf edilmesi gerek, yoldaş Martov, yoldaş Akimov’un umutlarını tamamen haklı çıkardı!
Üç yıldan beri çalıştığı varsayılan eski bir parti örgütünün “sürekliliği”ne son verilince, yoldaş Martov, Akimov yoldaşın haklı olduğuna inandı ve ona katıldı. Akimov yoldaşın, bu başarı için çok fazla çaba göstermesi gerekmedi.
Ama kongrede Akimov yoldaşı destekleyenler -ve sürekli olarak destekleyenler- yalnızca Martinov ve Bruker yoldaşlarla bundculardı (sekiz oy). Egorov yoldaş, “merkez”in gerçek önderine yaraşanı yaptı, ölçülü olma yolunu seçti: Görüyorsunuz, İskracılarla aynı görüşü paylaştı, onlara “yakınlık gösterdi” (tutanaklar, s. 282) ve ilke sorunundan tüm olarak kaçınmayı ve ne Birlik ne de Yurtdışı Birliği hakkında hiç bir şey söylememeyi içeren önergesiyle (tutanaklar, s. 283), gösterdiği bu yakınlığı kanıtladı. Önerge onbeşe karşı yirmiyedi oyla reddedildi. Anlaşıldığına göre, İskracılara-karşı olanların (sekiz oy) yanı sıra, hemen hemen “merkez”,in tamama yakını (on oy) yoldaş Egorov’un [sayfa 133] önergesinden yana oy kullanmıştı (toplam oy sayısı kırkikiydi, görüldüğü gibi birçok kişi, ilgi çekici olmayan ya da sonucu kaçınılmaz olarak belli olan oylamalarda sık sık görüldüğü gibi, çekimser kalmış ya da oylamaya katılmamıştı). Ne zaman İskra ilkelerini uygulamaya koyma sorunu ortaya çıktıysa, “merkez”in gösterdiği “yakınlık” sözde kalmış, biz ancak otuz ya da biraz daha fazla bir oy sağlayabilmişizdir. Bu, Rusov’un (Birliği yurtdışındaki tek örgüt olarak tanımayı öngören) önergesi üzerindeki görüşmelerde ve oylamada daha da kesinlikle görülecekti. Bu noktada, İskracılara-karşı olanlarla “Bataklık” birdenbire bir ilke tutumu takındılar ve o tutumun şampiyonları olan Lieber ve Egorov yoldaşlar, yoldaş Rusov’un önergesinin oylanamayacağını, böyle bir önergeye izin verilemeyeceğini söylediler: “Bu önerge, yurtdışındaki bütün öteki örgütleri boğazlıyor” (Egorov). Konuşmacı “örgütleri boğazlama”kta herhangi bir payı olmasını istemediği için, yalnızca oylamaya katılmayı reddetmekle kalmadı, salondan da çıktı. Ama “merkez”in önderinin hakkını yememek gerek: Egorov, yoldaş Martov’la hempasına bakışla on kat daha fazla siyasal erkeklik ve (yanlış ilkelerine) bağlılık gücü gösterdi; çünkü “boğazlanmakta” olan bir örgütten yana çıkmıştı, üstelik bunu, açık bir savaşta yenik düşen örgüt yalnızca kendi örgütü olduğu zaman yapmış da değildi.
Yoldaş Rusov’un önergesinin oylanabilirliğine onbeşe karşı yirmiyedi oyla karar verildi, sonra da önerge onyediye karşı yirmibeş oyla onaylandı. Bu onyediye, oylamaya katılmamış olan yoldaş Egorov’u da eklersek, “İskra” karşıtlarıyla “Merkez”in tümünü (onsekiz) elde ederiz.
Tüzüğün yurtdışı örgütüne ilişkin 13′üncü maddesinin tümü, oniki aleyhte ve altı çekimsere karşılık otuzbir oyla kabul edildi. Bu otuzbir rakamıyla -kongredeki İskracıların, yani İskra‘nın görüşlerini başından sonuna savunan ve pratikte uygulayan kişilerin yaklaşık sayısını gösteren bu rakamla- [sayfa 134] kongredeki oylamaları tahlil ederken hiç değilse altıncı kez (gündemde Bund sorununun yeri, hazırlık komitesi olayı, Yujni Raboçi grubunun dağılışı, ve tarım programındaki iki oylama) karşılaşmış bulunuyoruz. Ama yoldaş Martov yine de böyle “dar” bir İskracılar grubu diye bir grup ayırdetmenin temelsiz olduğuna bizi inandırmak istiyor.
Tüzüğün 13′üncü maddesinin kabulünün yarattığı son derece karakteristik bir tartışmaya da değinmeden geçmeyeceğiz., Bu tartışma Akimov ve Martinov yoldaşların “oylamaya katılmayı reddettikleri”ne ilişkin bir açıklamayla (tutanaklar, s. 288) bağlantılı olarak ortaya çıktı. Kongre bürosu bu açıklamayı görüştü ve -haklı olarak- Yurtdışı Birliğinin doğrudan doğruya kapatılması halinin bile, temsilcilere, kongre çalışmalarına katılmayı reddetmeleri hakkını vermediği sonucuna vardı. Büronun görüşü, oy vermeyi reddetmenin kesinlikle anormal olduğu ve hoşgörüyle karşılanamayacağı şeklindeydi. 31′inci oturumda kendi yaptıkları şeyi 28′inci oturumda şiddetle kınayan azınlık İskracıları dahil, tüm kongre büronun bu görüşünü paylaştı. Yoldaş Martinov açıklamasını savunmaya kalkışınca (tutanaklar, s. 291) kendisine Pavloviç, Trotski, Karski ve Martov karşı çıktılar. Yoldaş Martov (kendisini azınlıkta buluncaya kadar) tatmin olmamış bir azınlığa düşen görevler konusunda özellikle açık-seçik görüşler taşıyordu; gayet öğretici bir tutumla konu üzerinde uzun bir söylev verdi. Yoldaş Martov, “Ya kongrede temsilcisinizdir” dedi Akimov ve Martinov yoldaşlara, “o takdirde bütün kongre çalışmalarına katılmanız gerekir [italikler benim; yoldaş Martov, azınlığın çoğunluğa tabi olmasında henüz herhangi bir biçimsellik ya da bürokrasi görmüyordu] ya da temsilci değilsinizdir, o zaman oturumda kalamazsınız. … Birlik temsilcilerinin açıklaması, beni, iki soru sormaya zorluyor: parti üyesi midirler ve kongre temsilcisi midirler?” (Tutanaklar, s. 292.) [sayfa 135]
Yoldaş Martov, yoldaş Akimov’a bir parti üyesinin görevlerini talim ettiriyor! Ama yoldaş Akimov’un, yoldaş Martov’a bazı umutlar bağladığını söylemesi de pek boşuna değildi. … Bu umutlar gerçekleşecekti, ne var ki, Martov seçimlerde yenilgiye uğradıktan sonra! Sorunun ucu kendisine dokunmadığı ama başkalarını ilgilendirdiği zaman, yoldaş Martov, (eğer yanılmıyorsam) ilk kez yoldaş Martinov’un ortaya attığı “olağanüstü yasa” türünden ürkünç sözlere karşı bile kulaklarını tıkıyordu. Sözlerini geri alması için ısrar edenlere verdiği yanıtta yoldaş Martinov “yapılan açıklama” demişti, “kararın bir ilke kararı mı yoksa Yurtdışı Birliğine karşı olağanüstü bir önlem mi olduğunu açıklığa kavuşturmuş değildir. Eğer ikincisiyse, biz Yurtdışı Birliğini tahkir edilmiş sayarız. Yoldaş Egorov da bizim edindiğimiz izlenimi edinmiştir, yani bunun Yurtdışı Birliğine karşı olağanüstü bir yasa [italikler benim] olduğu izlenimini edinmiş ve bu nedenle salondan bile çıkmıştır.” (Tutanaklar, s. 295.) Kongrenin yaptığı bir oylamayı hakaret sayan saçma, gerçekten saçma görüşü, Plehanov’un yanısıra gerek yoldaş Martov, gerek yoldaş Trotski şiddetle protesto ettiler. Yoldaş Trotski (Akimov ve Martinov yoldaşlara verilen bilgilerin yeterliğine ilişkin olan) kongrenin kabul ettiği önergesini savunurken, “kararın bir ilke kararı olduğunu, darkafalı bir karar olmadığını” söyledi, “herhangi biri bu karardan gocunursa, bu bizi ilgilendirmez” dedi (tutanaklar, s. 296). Ama kısa bir süre içinde, grup anlayışının ve darkafalı bakış açısının partimizde hala çok güçlü olduğu ortaya çıktı ve italik harflerle dizilen gururlu sözlerin, yalnızca gösterişli ifadeler olduğu anlaşıldı.
Akimov ve Martinov yoldaşlar, açıklamalarını geri almayı reddettiler ve temsilcilerin “hiç gereği yok” bağırışları arasında kongreyi terkettiler! [sayfa 136]


M.
SEÇİMLER
KONGRENİN SONU


Tüzüğü kabul ettikten sonra kongre, bölge örgütleri hakkındaki bir kararı ve belli bazı parti örgütlerine ilişkin kararları kabul etti, sonra, Yujni Raboçi grubuyla ilgili olarak daha önce tahlil ettiğim, büyük ölçüde öğretici görüşmeler ardından, partinin merkez kurulları için yapılacak seçimi görüşmeye koyuldu.
Tüm kongrenin, kendisinden yönlendirici tavsiyeler beklediği İskra örgütü, bildiğimiz gibi, bu sorun üzerinde parçalanmıştı; çünkü örgütün azınlık kanadı, açık ve serbest bir savaşta, kongrede çoğunluğu kazanıp,kazanamayacağını denemek istiyordu. Yine biliyoruz ki, kongreden çok önce -ve kongre sırasında bütün temsilciler tarafından- bilinen [sayfa 137] bir plan vardı. Bu plan, biri merkez yayın organına, öteki Merkez Yönetim Kuruluna iki üçlü seçmek suretiyle yazıkurulunun yeniden kurulmasını öngörüyordu. Kongre görüşmelerine ışık tutabilmek için bu plan üzerinde ayrıntılı olarak duralım.
Bu planın ortaya atıldığı kongre Tagesordnung taslağı hakkında benim yaptığım yorumun tam metni şöyle[47*] : “Kongre, merkez yayın organının yazıkuruluyla Merkez Yönetim Kuruluna üçer kişi seçer. Bu altı kişi, gerektiği zaman, biraraya gelerek, merkez yayın organının yazıkuruluyla Merkez Yönetim Kuruluna, üçte iki oy çoğunluğuyla yeni üyeler çağırırlar ve bu durumu bir raporla kongreye bildirirler. Kongre raporu onayladıktan sonra, onu izleyen üye çağırma işlemini, merkez yayın organının yazıkurulu ve Merkez Yönetim Kurulu ayrı ayrı yürütürler.”
Plan bu metinde, hiç bir bulanıklığa yer bırakmayacak biçimde apaçık ve oldukça kesinlikle bellidir: planın öngördüğü şey, pratik çalışmanın en etkin önderlerinin katılmasıyla, yazıkurulunun yeniden kurulmasıdır. Metni dikkatle okuma zahmetine katlanan herhangi biri, bu planın, benim vurguladığım iki özelliğini derhal görecektir. Ama şimdilerde, insanın durup en basit gerçekler saydığı şeyleri açıklaması gerekiyor. Planın öngördüğü şey, yazıkurulunun yeniden kurulmasıdır – yazıkurulu üye sayısının mutlaka artırılması ya da mutlaka azaltılması değil, yeniden kurulmasıdır; çünkü olası bir genişletme ya da daraltma yapılması sorunu açık bırakılmıştır: üye çağırma yolu, gerek olursa diye düşünülmüştür. Bu yeniden kuruluş için çeşitli kişiler tarafından yapılan tavsiyeler arasında, bazıları yazıkurulu üyeleri sayısının azaltılmasını önermiştir; bazıları yazıkurulu üye sayısının yediye çıkarılmasını (ben yedi üyeyi altıya her zaman yeğ tutmuşumdur), bazıları da hatta onbire (ben [sayfa 138] bunu, genel olarak bütün sosyal-demokrat örgütlerin ve özel olarak Bund’un ve Polonya sosyal-demokratlarının barışçıl birliği halinde olası görmüşümdür) çıkarılmasını önermiştir. Ama en önemli nokta -ki “üçlü”den sözeden kişiler bu noktaya genellikle dikkat etmiyorlar- şudur: merkez yayın organına yapılacak üye çağırma işleri, Merkez Yönetim Kurulu üyelerinin katılmasıyla kararlaştırılacaktır. Bu planı bilen ve (ya açıkça ya zımnen) onaylayan hiç kimse, örgütün “azınlık” kanadına mensup yoldaşlardan hiç biri ya da kongre temsilcilerinden hiç biri, bu noktanın anlamını açıklama zahmetine katlanmamıştır. Birincisi, yazıkurulunu yeniden kurmakta başlangıç noktası olarak neden bir üçlü ve yalnızca bir üçlü alınmıştır? Apaçık ortadadır ki, tek amaç, ya da en azından ana amaç, kurulu genişletmek olsaydı ve bu kurul gerçekten “uyuşan” bir kurul sayılsaydı, bir üçlü seçimi kesinlikle anlamsız olurdu. Eğer amaç “uyuşan” bir kurulu genişletmekse, tüm kurulla değil de, yalnızca bir parçayla işe başlamak garip olurdu. Açıktır ki, kurul üyelerinin hepsi, kurulun yeniden kurulması sorununu ve eski yazıkurulu grubunun bir parti kurumu haline dönüştürülmesini tartışma ve karara bağlama konusunda yeterli görülmüş değildir. Açıktır ki, yeniden kurmanın bir genişletme şeklinde olmasını şahsen arzu edenler bile, kurulun eski yapısının uyumlu olmadığını ve bir parti kurumu idealine karşılık vermediğini kabul ediyorlardı; çünkü aksi takdirde, kurulu genişletmek için ilkin altı üyeyi üçe indirmenin hiç bir anlamı olmazdı. Yineliyorum, bu apaçık ortadadır. Ancak “muhterem zevatın” sorunu geçici olarak karıştırması, bunun unutulmasına neden olmuştur.
İkincisi, yukarıya alınan metinden anlaşılacağı üzere, merkez yayın organındaki üç üyenin görüş birliğinde olması bile, kendi başına, üçlüyü genişletmek için yeterli değildi. Bu nokta da her zaman gözden kaçırılmıştır. Üye çağırma işlerinde altı üyenin üçte-ikisinin oyu, yani dört oy gerekliydi; [sayfa 139] böylece Merkez Yönetim Kuruluna seçilmiş üç üyenin yalnızca vetolarını kullanmaları yeterliydi, o zaman üçlünün genişletilmesi olanaksızlaşırdı. Bunun tersine, merkez yayın organı yazıkurulunun üç üyesinden ikisi üye çağırma işlemine karşı dursaydı bile, Merkez Yönetim Kurulu üyelerinin üçü bu işlemden yana çıkarsa, üye çağırmak yine mümkün olurdu. Buradan açıkça anlaşılacağı üzere, niyet, eski bir grubu bir parti kurumu haline dönüştürmekte, karar sözünü, pratik çalışmanın kongrede seçilmiş önderlerine tanımaktı. Aşağıyukarı hangi yoldaşları düşündüğümüz, kongrede, kurul adına bir açıklama yapmanın gerekebileceğini düşünerek, kongreden önce, yazıkurulunun, yedinci üye olarak, yoldaş Pavloviç’i oybirliğiyle seçmiş olması gerçeğinde görülebilir; Pavloviç yoldaşın yanısıra, İskra örgütünün ve hazırlık komitesinin, sonradan Merkez Yönetim Kuruluna seçilen bir üyesi de yedinci üyelik için aday gösterilmişti.
Görüldüğü gibi, iki üçlü seçimi planı, şu amaçlarla hazırlanmıştı: 1° yazıkurulunu yeniden kurmak; 2° bir parti kurumunda yeri olmayan eski grup anlayışındaki belli bazı öğelerden kurtulmak (eğer kurtulunacak herhangi bir şey olmasaydı, bir başlangıç üçlüsü fikrinin hiç bir anlamı olmazdı!); ve son olarak 3° bir yazarlar grubunun ” teokratik ” özelliklerinden kurtulmak (üçlüyü genişletme sorununu pratik çalışmanın önde gelen kişilerinin kararlaştırmasını sağlayarak kurtulmak). Bütün yazıkurulu üyelerinin bildiği bu plan, açıkça, üç yıllık bir çalışma deneyimine dayanmaktaydı ve bizim, başından beri sunduğumuz devrimci örgütlenme ilkeleriyle tam uyuşum içindeydi. İskra‘nın arenaya girdiği dağınıklık döneminde gruplar çoğunca rasgele ve kendiliğinden kurulmuştu ve bu gruplar, ister-istemez grup anlayışının bazı zararlı belirtileriyle malüldüler. Bir partinin yaratılması bu özelliklerin ortadan kaldırılmasını öngörmekte, gerektirmekteydi. Önde gelen parti yetkililerinin bu eleme [sayfa 140] işine katılması zorunluydu, çünkü yazıkurulunun belli bazı üyeleri her zaman örgüt işleriyle meşgul olmuşlardı; ve parti kurumları arasına girecek olan kurul, yalnızca bir yazarlar topluluğu değil, siyasal önderler topluluğu olacaktı. İskra‘nın öteden beri izlediği siyaset açısından da ilk üçlünün seçimini kongreye bırakmak çok doğaldı: Kongreyi hazırlarken çok ihtiyatlı hareket etmiş, programa, taktiklere ve örgüte ilişkin tartışmalı bütün ilke sorunları tamamen aydınlığa çıkıncaya dek beklemiştik; büyük çoğunluğunun, bu temel sorunlarda bir bütünlük içinde duracağını düşündüğümüz kongrenin İskracı bir kongre olacağından kuşkumuz yoktu (İskra‘yı önder organ olarak tanıyan kararlar da bir ölçüde bunu gösteriyordu); bu nedenledir ki biz, yeni parti kurumu için en uygun adayların kimler olacağına karar vermeyi, İskra‘nın fikirlerini yayma ve onun bir partiye dönüşmesini hazırlama işinde en ağır yükü yüklenen yoldaşların kendilerine bırakmak zorundaydık. Şu planın genel bir onayla karşılanması ve herhangi bir rakip plan bulunmaması, yalnızca “iki üçlü” planın doğal bir şey olması gerçeğiyle, yalnızca İskra‘nm tüm siyasetine ve çalışmalardan haberdar olan kişilerin İskra hakkında bildikleri şeylere tamamen uygun düşmesiyle açıklanabilir.
İşte böylece, yoldaş Rusov, kongrede, her şeyden önce iki üçlü seçimini önermiştir. Bu planın, haksız oportünizm suçlamalarıyla bağlantılı olduğunu bize yazılı olarak bildiren Martov yandaşlarının aklına, altı ya da üç kişilik bir yazıkurulu üzerindeki tartışmayı, bu suçlamanın doğru ya da yanlış olduğu konusuna indirgemek, hiç bir zaman gelmemiştir. Bir teki dahi bunu ima bile etmemiştir. Hiç biri, yazıkurulunun altı ya da üç kişi olması konusundaki tartışmaya fikir ayrılıklarının neden olduğuna dair bir tek söz söylemeye kalkışmamıştır. Onlar herkesçe bilinen, ucuz bir yöntem seçmişler, yani kendilerine acındırma, duyguların yaralanması olasılığından sözetme, İskra‘nın merkez yayın [sayfa 141] organı olarak görevlendirilmesiyle yazıkurulu sorununun zaten çözümlenmiş olduğu izlenimini verme yolunu tutmuşlardır. Yoldaş Koltsov’un, Rusov yoldaşa karşı öne sürdüğü bu sonuncu sav, büsbütün yanlıştı. Kongre gündeminde iki ayrı madde -kuşkusuz kazara değil- yer alıyordu (bkz: tutanaklar, s. 10): Madde 4- “Merkez yayın organı”, ve Madde 18- “Merkez Yönetim Kurulu ve merkez yayın organı yazıkurulu seçimi”. Bu bir. İkincisi, merkez yayın organı atandığı zaman, bütün temsilciler kesin olarak, bunun, yazıkurulunun onaylanması anlamına gelmediğini” yalnızca eğilimin onaylanması anlamına geldiğini[48*] belirttiler ve bu açıklamalara karşı tek bir protestoda bulunulmadı.
Görüldüğü gibi, belli bir organı onaylayarak kongrenin gerçekte yazıkurulunu onayladığı şeklindeki ifade -azınlığın yandaşlarınca (Koltsov, s. 321, Posadovski, s. 321, Popov, s. 322 ve başkaları tarafından) birçok kez yinelenen bu ifade- gerçekte düpedüz yanlıştı. Bu, merkez organlarının kuruluşunu henüz herkesin gerçekten serinkanlılıkla ele aldığı bir sırada tutulmuş olan mevzilerden geri çekilmeyi örtmek için kullanılan pek açık bir manevraydı. Bu geri çekiliş, ne ilke gerekçeleriyle (çünkü kongrede “haksız oportünizm suçlamaları” iddiasını ortaya atmak azınlığın çok fazla zararına olduğundan bunu ima bile etmediler), ne de altı ya da üç üyenin gerçekten daha etkin olduğunu ortaya [sayfa 142] koyacak olan, olaylara dayalı veriler öne sürerek (çünkü bunların yalnızca öne sürülmesi bile azınlığa karşı bir yığın kanıt ortaya çıkarabilirdi) haklı gösterilebilirdi. “Simetrik bütün”den, “uyumlu takım”dan, “simetrik ve bütünleşmiş kristal tüm”den, vb. söz ederek, dolambaçlı yoldan, işin içinden sıyrılmaya çalışmak zorundaydılar. Bu savların derhal gerçek adlarıyla “zavallı sözler” diye nitelenmesi (tutanaklar, s. 328) şaşırtıcı değildir. Üçlü planının kendisi bir uyum” eksikliğinin varlığına açıkça tanıklık ediyordu. Bir ayı aşkın bir süre birlikte çalışmak, o süre içinde temsilcilere, kendi başlarına bir yargıya varmalarını sağlayacak malzeme yığını sağlamaya yetmişti. Posadovski yoldaş bu malzemeyi (“sınırlı anlayış”tan söz ederken “uyumsuzluk” sözcüğünü kullanarak kendi açısından ihtiyatsız ve basiretsiz bir biçimde, tutanaklar, s. 321 ve 325) ima edince, Muravyov yoldaş, sözünü sakınmaksızın şöyle demişti: “Bana göre, böyle uyumsuzlukların[49*] hiç kuşkusuz var olduğu, kongrenin çoğunluğu için gayet açık-seçik ortadadır” (tutanaklar, s. 321). Azınlık (piyasaya Muravyov tarafından değil, Posadovski tarafından sürülen) “uyumsuzluklar” sözcüğünü salt kişisel anlamda yorumlamayı yet tuttu, yoldaş Muravyov’un meydan okuyuşuna karşılık verme, altı kişilik bir yazıkurulunu, hakettiği biçimde savunmak üzere tek bir kanıt öne sürme cesaretini gösteremedi. Sonuç, kısırlığı nedeniyle gülünç olmanın da ötesine geçen bir tartışmaydı: çoğunluk (yoldaş Muravyov’un ağzıyla) altı ya da üç kişi konusunun gerçek anlamının kendileri için oldukça açık olduğunu belirtiyordu, ancak azınlık dinlemeyi ısrarla reddediyor ve [sayfa 143] “bunu inceleyecek bir durumda olmadığımızı” söylüyordu. Çoğunluk, kendisini, yalnızca bu noktayı inceleyecek durumda görmekle kalmamış, “incelemiş” ve bu inceleme sonuçlarının kendisi için oldukça açık olduğunu ilân etmişti, azınlıksa, anlaşıldığına göre, böyle bir incelemeden korkmuş ve “zavallı sözler”in gerisine sığınmıştı. Çoğunluk, “bizim merkez yayın organımızın, bir yazarlar topluluğundan daha fazla bir şey olduğunu akılda tutmamız” gerektiğini belirtiyordu. Çoğunluk, “merkez yayın organının başında belli kişilerin, kongrece bilinen kişilerin, sözünü ettiğim özellikleri kendinde toplamış kişilerin” (yani yalnızca yazarlık özellikleri değil; yoldaş Lange’nin konuşması, tutanaklar, s. 327) “bulunmasını istiyordu”. Azınlık bir kez daha meydan okumaya kalkışmadı kendi görüşünce, bir yazarlar grubundan daha fazla bir şey olan bir kurul için kimin uygun düştüğüne, “kongrece bilinen”, “oldukça belli” kişinin kim olduğuna dair tek söz bile söylemedi. Azınlık, o ünlü “uyum”un gerisine sığınmaya devam etti. Bu kadar da değil. Azınlık, tartışmalarda, ilke yönünden kesinlikle yanlış olan savlar da öne sürdü; bu, yüzden de çok haklı olarak sert bir karşılık gördü. Anlamıyor musunuz, “kongrenin, ne ahlaki, ne siyasal yönden, yazıkurulunu yeniden biçimlendirmeye hakkı yoktur” (Trotski, tutanaklar, s. 326); “bu çok nazik [aynen böyle!] bir sorundur” (yine Trotski); “yeniden seçilemeyen yazıkurulu üyeleri, kongrenin, onları artık yazıkurulunda görmek istemediği gerçeği karşısında ne düşünecekler?” (Çaryov, tutanaklar, s, 324.)[50*]
Böylesi savlar, tüm sorunu, yalnızca acındırma ve duyguların yaralanmışlığı düzeyine indirgemekteydi; gerçek ilke savları ve gerçek siyasal savlar açısından da iflasın [sayfa 144] düpedüz kabul edilmesi demek oluyordu. Çoğunluk, derhal, bu davranışa gerçek adını verdi: darkafalılık (yoldaş Rusov). Gayet yerinde bir ifadeyle, yoldaş Rusov şöyle diyordu : “Devrimcilerin dudağından garip konuşmalar, parti ahlakı ve parti çalışmasıyla açıktan açığa uyuşmayan, konuşmalar işitiyoruz. Üçlüler seçimine karşı çıkanların dayandığı başlıca sav, parti işlerini salt darkafalı bir görüşle ele alıyor [bütün italikler benim]. … Eğer, bir parti görüşü olmayan, ama darkafalı bir görüş olan bu görüşü benimsersek, her seçimde şöyle düşünmek zorunda olacağız: Petrov değil de İvanov seçilirse, Petrov gücenmez mi, eğer hazırlık komitesinin filan üyesi değil de falan üyesi seçilirse o filanca gücenir mi? Bu bizi nereye götürür yoldaşlar? Eğer burada bir parti yaratmak amacıyla biraraya geldiysek, eğer karşılıklı övgülere ve darkafalı duygulara teslim olmayacaksak, o zaman böyle bir görüşü hiç bir biçimde kabul edemeyiz. Görevlileri seçmek üzereyiz; seçilmemiş bir kişiye güvensizlik sözkonusu değildir; bizim gözönünde bulunduracağımız tek şey, görevin gerekleri ve seçilecek kişinin, seçileceği yere uygunluğu olmalıdır.” (Tutanaklar, s. 325.)
Partideki bölünmenin nedenlerini tarafsız biçimde araştırmak ve bu bölünmenin kongredeki köklerine inmek isteyen herkese yoldaş Rusov’un bu konuşmasını tekrar tekrar okumalarını salık veririz; azınlık onun kanıtlarını çürütmek şöyle dursun, itiraz bile etmemiştir.
Gerçekten de, Rusov yoldaşın gayet yerinde bir açıklamasıyla, yalnızca “sinirli bir heyecan”ın unutturduğu böylesine basit ve temel doğrulara itiraz edilemez. Böyle bir açıklama, gerçekte, darkafalı bir grup anlayışına kapılanarak parti anlayışından uzaklaşan azınlık için en az kötüleyici bir açıklamadır.[51*] [sayfa: 145]
Ama azınlık, seçimlere karşı anlamlı, ciddi kanıtlar bulmakta öylesine yetersizdi ki, partiye darkafalı bir grup anlayışı getirmelerinin yanısıra, açıktan açığa skandal türünden davranışlara girdiler. Gerçekten de Muravyov yoldaşa “nazik görevler yüklenmemesini” salık veren Popov yoldaşın davranışına (tutanaklar, s. 322) başka ne ad verebiliriz? Yoldaş Sorokin’in doğruca belirttiği gibi (tutanaklar, s.328), bu, “işi kişiliğe dökmek”ten başka bir şey midir? [sayfa 146] Bu, siyasal kanıtlardan yoksun bir tutum takınarak, “kişiler” üzerinde spekülasyon yapmaktan başka bir şey midir? Yoldaş Sorokin, “böyle tutumları her zaman kınadık” derken haklı mıydı, haksız mıydı? “Yoldaş Deutsch‘un, kendisiyle aynı görüşü paylaşmayan yoldaşları, üzerine basa basa, sergilemeye kalkışması hoşgörülebilir miydi?[52*] (Tutanaklar, s. 328.)
Yazıkuruluna ilişkin tartışmaları özetleyelim. Bir üçlü seçim planını, kongrenin hemen başında ve kongreden önce temsilcilerin bildiğine ve bu planın, kongredeki tartışmalarla ve olaylarla hiç bir ilişkisi olmayan düşüncelere ve gerçeklere dayandığı yolunda çoğunluğun birçok kez öne sürdüğü açıklamaları azınlık çürütmedi (çürütmeye çalışmadı bile). Altı kişilik bir yazıkurulunu savunurken azınlık, ilke bakımından yanlış ve hoşgörüyle karşılanamaz bir tutum, darkafalı düşüncelere dayalı bir tutum takındı. Azınlık, görevlilerin seçimi sorununa yaklaşımında, herbir aday hakkında ve o adayın sözkonusu görevler için uygun olup olmadığına dair hiç bir değerlendirme girişiminde bile bulunmaksızın, partili olduğunu bütün bütün unuttuğunu gösterdi. Azınlık, sorunu hakettiği biçimde tartışmaktan kaçındı, [sayfa 147] onun yerine, sanki “biri , boğazlanıyormuş” gibi “gözyaşı dökerek” ve “merhamet dilenerek” (Lange’nin konuşması, tutanaklar, s. 327) ünlü uyuşumdan sözetti. “Heyecanlı sinirlilik” hali içinde (tutanaklar, s. 325) azınlık “işi kişiliğe dökmeye”, seçimlerin “caniyane” olduğunu haykırmaya ve benzeri hoşgörülemez tutumlara vardırdı.
Kongremizin 30′uncu oturumunda, yazıkurulu kadrosu üç kişi mi olsun, altı kişi mi olsun konusunda verilen savaş darkafalılıkla parti ruhu arasında, siyasal düşüncelerle “şahsiyatın” en kötüsü arasında, zavallıca sözlerle devrimci görev arasında verilen bir savaştı.
Ve 31′inci oturumda, kongre, üç çekimserle onyediye karşılık ondokuz oy çoğunluğuyla, eski yazıkurulunu bir bütün olarak onaylamayı reddettiği (tutanaklar, s. 330′a ve düzeltme cetveline bakınız) ve eski yazıkurulu salona döndüğü zaman, Martov yoldaş, “eski yazıkurulunun çoğunluğu adına yaptığı açıklamada” (tutanaklar, s. 330-331) siyasal tutum ve siyasal anlayıştaki bu aynı yalpalayışı ve istikrarsızlığı daha da büyük ölçüde gösterdi. Bu ortak açıklamanın her noktasını ve benim yanıtımı daha ayrıntılı olarak inceleyelim (tutanaklar, s. 332-333).
Eski yazıkurulu onaylanmadığı zaman yoldaş Martov “şu andan itibaren” dedi, “eski İskra artık mevcut değildir; onun adını değiştirmek daha tutarlı olur. İlk oturumlardan birinde İskra‘ya verilen güven oyunun, kongrenin bu yeni kararında esaslı ölçüde daraltıldığını görüyoruz.”
Yoldaş Martov ve arkadaşları böylece, gerçekten ilginç ve birçok bakımdan öğretici bir siyasal tutarlılık sorunu ortaya atmış oluyorlardı. İskra onaylanırken herkesin ne söylediğine değinerek, bunu daha önce yanıtlamıştım (tutanaklar, s. 349, yukarda s. 82 ile karşılaştırınız[53*] ). Burada karşıkarşıya olduğumuz şey, su götürmez biçimde, siyasal tutarsızlığın [sayfa 148] çarpıcı bir örneğidir; ama bu tutarsızlık, kongrenin çoğunluk kanadında mıdır, yoksa eski yazıkurulunun çoğunluk kanadında mıdır, bunu, okurun yargısına bırakıyoruz. Bundan başka, Martov yoldaşla arkadaşlarının, gayet yerinde olarak su yüzüne çıkardığı iki sorun daha vardır ki, bunlar hakkında karar vermeyi de okura bırakıyoruz: 1° Merkez yayın organının yazıkurulunda görevlendirileceklerin seçimine ilişkin kongre kararında, “İskra‘ya verilmiş güven oyunun daraltıldığı”nı keşfetme arzusu, bir partili davranışının mı, yoksa darkafalı bir hizip davranışının mı varlığını ortaya koyar? 2° Eski “İskra”nın varlığı gerçekte ne zaman sona ermiştir – 46′nci sayıdan itibaren, içimizden iki kişi, Plehanov ve ben, gazeteyi yönetmeye başladığımız zaman mı, yoksa 53′üncü sayıdan itibaren, eski yazıkurulunun çoğunluğu gazetenin yönetimini ele aldığı zaman mı? Bu sorulardan birincisi çok ilginç bir ilke sorunuysa, ikincisi de çok ilginç bir gerçek ne sorunudur (question of fact).
Yoldaş Martov şöyle devam etti: “Üç kişilik bir yazıkurulu seçmeye karar verildiğine göre, kendi adıma ve öteki üç yoldaş adına açıklamak zorundayım ki, biz hiç birimiz bu yeni yazıkurulunda yeralmayacağız. Kendi adıma şunu eklemeliyim: Eğer bazı yoldaşların, bu ‘üçlü’ için hazırladıkları listeye benim adımı da koymak istedikleri doğruysa, bunu, hiç bir biçimde haketmediğim bir hakaret saydığımı söylemeliyim [aynen böyle!]. Bunu, yazıkurulunun değiştirilmesinin kararlaştırıldığı koşullar nedeniyle, böyle söylüyorum. Bu karar, bazı ‘sürtüşmeler’[54*] olduğu, eski yazıkurulunun [sayfa 149] etkinliğini yitirdiği gerekçesiyle alınmıştır: Dahası var, kongre, bu sürtüşme hakkında eski yazıkurulunu sorguya çekmeksizin ya da yazıkurulunun etkinliğini yitirip yitirmediğini inceleyip bir rapor vermek üzere bir komisyonu görevlendirmeksizin, belli çizgiler doğrultusunda kararlaştırmıştır. [Ne gariptir ki, azınlığın herhangi bir mensubu, kongreye "yazıkurulunun sorguya çekilmesi"ni ya da bir komisyon kurulmasını önermeyi hiç mi hiç düşünmedi! Acaba bu, İskra örgütündeki bölünmeden ve yoldaş Martov'la Starover'in sözünü ettiği başarısız pazarlıktan sonra, böyle bir şey yararsız olacağı için değil miydi?] Bu koşullar altında, bazı yoldaşların, bu yolda yeniden düzenlenmiş bir yazıkurulunda benim yer almayı kabul edebileceğimi düşünmelerini siyasal ünüme leke sayarım…….[55*]
Şamatadan başka bir sözcükle nitelenemeyecek olan bu sözleri kongreden bu yana pıtrak gibi çiçeklenmekte olan şeyin başlangıcına okurları götürebilmek, onlara bir örnek verebilmek için bile bile tam metin olarak aldım. Bu şamata sözcüğünü daha önce “İskra” Yazıkuruluna Mektup‘da kullanmıştım; yazıkurulu üyeleri her ne kadar bu sözden rahatsızlık duyuyorlarsa da, ben aynı sözü yineleme gereğini duyuyorum, çünkü bu sözcüğün doğruluğu su götürmez. [sayfa 150] Şamatanın bazı “kirli saikler”e dayandığını (yeni İskra yazıkurulunun yaptığı gibi) düşünmek hatadır: bizim sürgünler topluluğumuzu ve siyasal göçmenlerimizi bilen herhangibir devrimci, “sinir bozuklukları” ve anormal, durgun yaşam koşulları nedeniyle, en saçma suçlamaların, kuşkuların, kendi kendini suçlamaların, kişilerle uğraşmaların ortaya döküldüğü, üzerinde ısrarla yazılıp çizildiği düzinelerle şamataya tanıklık edecektir. Bu çekişmelerin, bu şamataların görünüşü ne kadar kirli olsa da makul hiç bir kişi onların altında kirli saikler aramaya gerek görmez. Yoldaş Martov’un konuşmasından yukarıya aldığımız bölümde görülen arapsaçına dönmüş saçmalıkları, kişilerle uğraşmaları, hayali ürküntüleri, uydurma aşağılamaları ve lekelemeyi ancak böyle bir “sinir bozukluğu”na bağlayabiliriz. Durgun yaşam koşulları, aramızda belki yüzüncü kez, böyle kavgalar yaratıyor. Eğer bir siyasal parti, hastalığa doğru ad koymak, hastalığı doğru teşhis etmek ve tedavi çaresini aramak cesaretini gösteremiyorsa, o, saygıya değer bir parti olamaz.
Bu arapsaçından çıkarılabilecek, ilkeye ilişkin şey, kaçınılmaz olarak, “seçimlerin, siyasal ünlere leke sürmekle hiç bir ilgisi olmadığı”dır; “kongrenin yeni seçimler yapma, şu ya da bu türden atamalara girişme ve yetkili kurullarının yapısını değiştirme hakkını yadsımak”, konuyu başka şeylerle bulandırmaktır; “yoldaş Martov’un, eski yazıkurulunun yalnızca bir bölümünü seçmeye izin verilip verilemeyeceğine ilişkin görüşleri (kongrede de belirttiğim gibi tutanaklar, s. 332)[56*] siyasal düşünceleri ayrı ölçüde birbirine karıştırmaktan, bulandırmaktan başka bir şey değildir.
Üçlü planı kimin ortaya attığına dair yoldaş Martov’un [sayfa 151] öne sürdüğü “kişisel” ifadeleri bir yana koyup, eski yazıkurulunun onaylanmayışını onun “siyasal” yönden nasıl değerlendirdiğine geçeceğim: “… Şimdi olup-bitenler, kongrenin ikinci yarısında ortaya çıkan savaşımın son perdesidir. [Oldukça doğru! Kongrenin bu ikinci yarısı, tüzüğün birinci maddesi üzerindeki tartışmalarda Martov, yoldaş Akimov'un kuvvetli pençesine düştüğü zaman başlamıştır.] Herkes biliyor ki, bu reformda sözkonusu olan şey, eski yazıkurulunun ‘etkinliği’ sorunu değil., ama Merkez Yönetim Kurulunda etkinliği ele geçirme savaşımıdır. [Birincisi, herkes biliyor ki, sorun, Merkez Yönetim Kurulunun kuruluşundaki ayrılık olduğu kadar, kurulun etkinliği sorunu idi; çünkü "reform" planı, henüz ayrılığın ortada olmadığı ve yoldaş Pavloviç'in yedinci üye olarak yazıkuruluna seçilmesinde Martov yoldaşın bize katıldığı tarihte önerilmişti. İkincisi, daha önce, belgeye dayalı kanıtlarla gösterdiğimiz gibi, sorun, Merkez Yönetim Kurulunun hangi kişilerden oluşacağı sorunuydu; bu sorun a la fin des fins[57*] gelip farklı listelere dayanmıştı: Glebov-Travinski-Popov listesi mi, yoksa Glebov-Trotski-Popov listesi mi.] Yazıkurulunun çoğunluğu, Merkez Yönetim Kurulunun, yazıkurulunun bir aleti haline dönüştürülmesini istemediğini gösterdi. [Bu, Akimov'un nakaratıdır: Her parti kongresinde çoğunluğun, uğrunda savaştığı etkinliği ele geçirme sorunu, çoğunluğun yardımıyla merkez kurullarında etkinliği sağlama bağlama sorunu, daha sonra yoldaş Martov'un da öne sürdüğü gibi, yazıkurulunun "aleti" olmak gibi, yazıkurulunun "basit bir eklentisi" olmak gibi oportünist hakaretlere dönüştürülmüştür (tutanaklar s. 334).] Yazıkurulunun üye sayısını azaltmaya gerek görülmesinin nedeni budur [!!]. Ben işte bu nedenle, böyle bir yazıkuruluna katılamam. [Şu "işte bu nedenle"yi biraz daha dikkatle inceleyelim. Yazıkurulu, [sayfa 152] Merkez Yönetim Kurulunu bir eklentiye, bir alete nasıl dönüştürebilirdi? Bunu ancak, konseyde üç oya sahip olsaydı ve üstünlüğünü kötüye kullansaydı yapabilirdi. Bu açık değil mi? Ve yoldaş Martov’un üçüncü üye olarak seçildiği zaman, böyle bir kötüye kullanmayı her zaman önleyebileceği ve yalnızca kendi oyuyla, yazıkurulunun konseydeki bütün üstünlüğünü yıkabileceği de aynı şekilde açık değil mi? Görülüyor ki, bütün iş gelip, Merkez Yönetim Kurulunun kimlerden kurulacağı sorununa dayanıyor; bir bakışta görülüyor ki, aletten, eklenti olmaktan söz etmek yalnızca iftiradır. Eski yazıkurulunun çoğunluğuyla birlikte, kongrenin partide ‘sıkıyönetime’ son vereceğini ve durumu normale getireceğini düşündüm. Ama gerçekte sıkıyönetim, belli bazı gruplara karşı uygulanan olağanüstü hal yasalarıyla sürüp gidiyor, hatta daha da şiddetlenmiştir. Tüzükte yazıkuruluna verilen hakların, partinin zararına kullanılmamasını, ancak eski yazıkurulu bir bütün olarak kalırsa güven altına alabiliriz. … ”
İşte yoldaş Martov’un şanlı “sıkıyönetim” narasını ilk kez ortaya attığı konuşmasındaki tüm bölüm bu. Şimdi de benim ona yanıtımı görelim.
“… Ne var ki, iki üçlü planının özel niteliği konusunda Martov’un söylediklerini düzeltirken, eski yazıkurulunu onaylamamak suretiyle attığımız adımın ‘siyasal önemine ve anlamına’ ilişkin ifadesini yadsımak niyetinde değilim. Tam tersine, bu adımın büyük bir siyasal önemi ve anlamı olduğunda yoldaş Martov’la tamamen ve açıktan görüş birliğindeyim. Ama bu anlam ve önem, Martov’un anladığı türden değildir. Martov, bunun, Rusya’daki Merkez Yönetim Kurulunda etkinliği ele geçirme savaşımında bir girişim olduğunu söylemişti. Ben Martov’dan da ileri gidiyorum. Şimdiye dek ayrı bir grup olan İskra‘nın bütün girişimleri, etkinliği elde etme savaşımıydı; şimdi ise bu daha da fazla bir şeydir, yalnızca etkinliği ele geçirme savaşımı değildir, o etkinliğin örgütsel olarak pekiştirilmesidir. [sayfa 153] Bu noktada yoldaş Martov’la benim siyasal bakımdan, ne kadar derin ölçüde ayrıldığımız şu gerçekte pek açık görünüyor: onun, beni Merkez Yönetim Kurulunda etkinliği ele geçirmeye çalışma arzusunu taşımakla suçlamasına karşılık, ben bu etkiyi örgütsel yollardan pekiştirmeye çalışmış olmamı ve hala da çalışmamı şeref sayıyorum. Anlaşıldığına göre, değişik diller konuşuyoruz! Eğer tüm çalışmalarımız, tüm çabalarımız eski, aynı etkin olma savaşımında bitseydi, o etkinliğin tüm olarak ele geçirilmesini ve pekiştirilmesini sağlamasaydı, bütün o çalışmaların, çabaların ne anlamı kalırdı? Evet, yoldaş Martov kesinlikle haklıdır: attığımız adım, hiç kuşkusuz, büyük siyasal bir adımdır; eğilimlerden, bundan böyle izlenecek olanının, partimizin gelecekteki çalışmaları için seçilmiş olduğunu göstermektedir. Ben, ‘Partide sıkıyönetim’ gibi, ‘belli bazı kişilere ve gruplara karşı olağanüstü hal yasaları gibi dehşetli sözlerden asla korkmam. İstikrarsız ve yalpalayan öğelere karşı bir ‘sıkıyönetim’ yaratabilmeliyiz, yaratmalıyız; parti tüzüğümüzün tümü, kongre tarafından onaylanan merkeziyetçilik sisteminin tümü, siyasal muğlaklığın türlü kaynağına karşı bir ‘sıkıyönetim’den başka bir şey değildir. Muğlaklığa karşı gereksinilen önlemler, isterseniz olağanüstü hal’ yasaları deyiniz, özel yasalar, kurallardır. Kongrenin attığı adım böyle önlemler ve yasalar için sağlam bir temel yaratarak, izlenecek siyasal yönü doğruca göstermiştir.”[58*]
Konuşmamın bu parçasında, yoldaş Martov’un kendi “Sıkıyönetim”inde (s. 16) atladığı tümcemi italik harflerle gösterdim. Martov’un bu tümceyi sevmemesinde ve o tümcenin açık anlamını kavrama yolunu seçmemesinde şaşılacak bir şey yoktur.
“Dehşetli sözler” deyimi neyi ifade ediyor yoldaş Martov? [sayfa 154]
Bu deyim, bir alayı ifade ediyor, küçük şeylere büyük adlar verenlerle, basit bir sorunu gösterişçi laf cambazlığıyla bulandıranlarla alayı ifade ediyor. Yoldaş Martov’un “sinirlerini bozan” tek küçük ve basit gerçek, merkez kurullarının hangi kişilerden kurulacağı konusunda kongrede tattığı yenilgiden başka bir şey değildir. Bu basit gerçeğin siyasal anlam ve önemi şuydu: parti kongresinin çoğunluğu, kazandığı için, parti önderliğinde kendi çoğunluğunu gerçekleştirerek ve yalpalama, istikrarsızlık ve muğlaklık[59*] olarak gördüğü şeye karşı, tüzüğün yardımıyla savaşım için bir örgüt temeli yaratarak etkinliğini sağlamlaştırmıştı. Bunu, dehşet içinde, bir “etkin olma savaşımı”ndan sözetmek ve “sıkıyönetim”den yakınmak için fırsat bilmek, gösterişçi laf cambazlığından, dehşetli sözler kullanmaktan başka bir şey değildir.
Yoldaş Martov bu görüşe katılmıyor mu? Şu halde belki de, çoğunluğun kazandığı etkinliği sağlama bağlamak için, 1° merkez kurullarına çoğunluğunu güven altına alarak ve 2° yalpalamaya, istikrarsızlığa ve muğlaklığa karşı hareket etmek üzere çoğunluğa gerekli yetkileri vererek yoluna devam etmeyeceği bir parti kongresinin var olduğunu ya da genel olarak böyle bir kongrenin düşünülebileceğini bize kanıtlamaya çalışacaktır.
Seçimlerden önce, kongremiz, gerek merkez yayın organında, gerek Merkez Yönetim Kurulunda oyların üçtebirini parti çoğunluğuna ya da azınlığına vermeyi kararlaştırmak durumundaydı. Altı kişilik bir yazıkurulu ve yoldaş Martov’un listesi, oyların üçte-birinin bize, üçte-ikisinin [sayfa 155] ise, onun yandaşlarına çevrilmesi demek oluyordu. Yoldaş Martov bizimle uyuşmayı ya da bize boyuneğmeyi reddetti ve yazılı olarak bizi, kongrede bir savaşa çağırdı. Kongrede yenilince de Martov sızlanmaya ve “sıkıyönetim”den yakınmaya başladı! Peki, bu şamata koparmak değil midir? Bu aydın hafifliğinin yeni bir ifadesi değil midir?
Bununla ilgili olarak, insan, Karl Kautsky’nin, bu tür kişileri, toplumsal ve psikolojik açıdan nasıl parlak bir biçimde tanımladığını anımsamadan edemiyor. Çeşitli ülkelerin sosyal-demokrat partileri, benzer hastalıkların acısını, şimdilerde hiç de seyrek duymuyor. Bu hastalıkların doğru teşhisini ve doğru tedavisini, daha deneyimli yoldaşlardan öğrenmek, bizim için çok yararlıdır. Bu yüzden, Karl Kautsky’nin, bazı aydınları tanımlayışı, konumuzun dışında görülmemelidir:
“Bugün bizi yakından ilgilendiren sorun … aydınlar tabakasıyla[60*] (intelligentsia) proletarya arasındaki uzlaşmaz karşıtlıktır. Bu karşıtlığı itiraf ettiğim için arkadaşlarımın çoğu [Kautsky'nin kendisi de bir aydın, bir yazar ve bir editördür] öfkelenecektir. Ama bu uzlaşmaz karşıtlık gerçekten vardır ve başka konularda olduğu gibi, gerçeği yadsıyarak yenmeye çalışmak çok yersiz bir taktik olur. Bu uzlaşmaz karşıtlık toplumsaldır, kişilere değil sınıflara ilişkindir. Birey olarak aydın, kapitalist birey gibi, kendisini, sınıf savaşımında proletaryayla özdeşleştirebilir. Böyle yaptığı zaman, o kişi karakterini de değiştirmiş olur. Aşağıda üzerinde duracağımız aydın tipi, henüz kendi sınıfında bir istisna olan bu tür aydın değildir. Aksini belirtmedikçe, ben aydın sözcüğünü, burjuva toplumunun tarafını tutan sıradan aydını, bir sınıf olarak aydınlar tabakasının karakteristiğini [sayfa 156] taşıyan aydını ifade etmek için kullanacağım. Bu sınıf, proletaryayla belli bir uzlaşmaz karşıtlık içindedir.
“Ancak bu uzlaşmaz karşıtlık, emekle sermaye arasındaki uzlaşmaz karşıtlıktan farklıdır. Aydın, kapitalist değildir. Gerçi onun yaşam düzeyi burjuvacadır ve eğer bir yoksul haline gelmeyi istemiyorsa o düzeyi sürdürmelidir, ama aynı zamanda kendi emeğinin ürününü ve çoğu zaman emek-gücünü satmak zorundadır ve kendisi de çoğu zaman kapitalist tarafından sömürülür ve aşağılanır. Görüldüğü gibi, aydınla proletarya arasında herhangi bir iktisadi karşıtlık yoktur. Ama aydının yaşam durumu ve çalışma koşulları proleterce değildir. Duygularda ve düşüncelerde belli bir karşıtlığa yolaçan da budur.
“Proleter, tek’ başına bir birey olarak hiç bir şey değildir. Onun bütün gücü, bütün gelişmesi, bütün umutları ve bekleyişleri, örgütten, arkadaşlarıyla birlikte yürüttüğü sistemli eylemden gelir. O kendini, büyük ve güçlü bir organizmanın parçası olduğu zaman büyük ve güçlü hisseder. Bu organizma, onun için temeldir; bu organizmaya oranla birey, pek az şey ifade eder. Proleter, adsız kitlenin bir parçası olarak, herhangi bir kişisel çıkar ya da ün sağlamayı düşünmeksizin, nerede görevlendirilirse orada ve bütün benliğini ve düşüncesini saran gönüllü bir disiplinle, tam bir bağlılıkla savaşır.
“Aydına gelince, durum oldukça değişiktir. O, bileğinin gücüyle değil, kafasıyla savaşır. Onun silahları, kişisel bilgisi, kişisel yetenekleri, kişisel inançlarıdır. Herhangi bir yere, ancak kendi kişisel nitelikleriyle erişebilir. Bu yüzden bireyselliğini en özgür biçimde kullanabilmesi, ona, başarılı çalışmasının temel koşulu olarak görünür. Bir bütüne bağlı bir parça olmaya güçlükle razı olur, o zaman da bu eğilimden ötürü değil, zorunluktan ötürüdür. Disiplin gereğini seçkin kafalar için değil, yalnızca yığınlar için kabul eder. Ve kuşkusuz, kendini birinciler arasında sayar… [sayfa 157]
“Nietzsche’nin, kendi öz bireyciliğinin gereğini yapmayı her şey sayan ve bu bireyciliğin büyük bir toplumsal amaca, şu ya da bu biçimde bağımlılığını, aşağılık, bayağı bir şey gören üstün insan felsefesi, gerçek bir aydın felsefesidir; ve bu felsefe, proletaryanın sınıf savaşımına o aydının katılmasını tümden olanaksızlaştırır.
“Nietzsche’nin yanı sıra, aydınlar tabakasının duygularına yanıt veren felsefenin en önemli parçalarından biri İbsen’dir. Onun (Bir Halk Düşmanı‘ndaki) Doktor Stockmann’ı, birçok kişinin sandığı gibi bir sosyalist değil, ama içinde çalışma girişiminde bulunduğu proletarya hareketiyle ve genel olarak herhangi bir halk hareketiyle, eninde sonunda çatışma zorunda bulunan bir aydın tipidir. Her demokratik[61*] hareketin temelinde olduğu gibi proletarya hareketinin temelinde de kişinin, arkadaşlarının çoğunluğuna saygı duyması gereği yatar. Oysa Stockmann türünden tipik aydın, ‘kaynaşık çoğunluğa’, alaşağı edilmesi gereken bir canavar gözüyle bakar. …
“Proletarya duygularıyla dolup taşan, ve parlak bir yazar olmasına karşın, özgür aydın anlayışını büyük ölçüde terkeden, parti kadrosuyla birlikte coşkuyla yürüyen, atandığı her görevde çalışan, kendini bütün yüreğiyle amacımıza bağlayan, azınlıkta kaldığında İbsen ve Nietzsche’den eğitilmiş aydının boynu büküklüğü içerisinde kişiliğinin ezilmesine aklayıp sızlamayı [weichliches Gewirsel] aşağılayan ideal aydın örneği – sosyalist hareketin gerektirdiği aydın türünün ideal örneği Liebknecht’di Aynı biçimde, kendini hiç bir zaman ön safta olmak için zorlamayan ve sık sık azınlıkta kaldığı Enternasyonaldeki parti disiplini örnek alınacak [sayfa 158] olan Marx’ı da örnek sayabiliriz.”[62*]
Martov’la dostlarının, salt eski grup onaylanmadı diye, görev için aday gösterilmeyi reddetmeleri, kendilerini azınlıkta bulan aydınların, işte böylesi ağlayıp-sızlanmalarından başka bir şey değildir. Sıkıyönetimden ve “belli bazı gruplara karşı” olağanüstü hal yasalarından yakınmaları da böyledir. Oysa Martov, Yujni Raboçi ve Raboçeye Dyelo dağıtıldığı zaman, kılını dahi kıpırdatmamış, yalnızca kendi grubu dağıtıldığı zaman ortaya fırlamıştır.
Önce Martov’un başlattığı, ardından da parti kongresinde[63*] (hatta ondan sonra da) bir sel halinde gelen “kaynaşık çoğunluğa” yöneltilmiş sonsuz. yakınmalar, serzenişler, suçlamalar, iftiralar ve üstü kapalı sözler, işte, kendilerini azınlıkta buluveren aydınların böylesi ağlayıp sızlanmalarından başka bir şey değildir.
Azınlık, kaynaşık çoğunluğun özel toplantılar yaptığından acı acı yakınmıştır. Elbetteki azınlık, bir yandan, kendi özel toplantılarına seve seve katılmaya hazır olanları (Egorov’ları, Mahov’ları, Bruker’leri), kongrede onlarla savaştığı için çağıramazken, bir yandan da özel toplantılarına çağırdığı temsilcilerin gelmeyi reddedişleri gibi tatsız bir gerçeği gözlerden gizlemek için, bir şeyler yapmak zorundaydı.
Azınlık, “haksız oportünizm suçlaması”ndan acı acı yakınmıştır. Elbetteki azınlık, parti kurumlarında grup anlayışının şampiyonluğuna, savlarda oportünizme, parti işlerinde darkafalı grup anlayışına ve aydın istikrarsızlığıyla hafifliğine dört elle sarılarak, birçok durumda İskracılara-karşı olanları izleyen oportünistlerin-ve bir ölçüde bu İskracılara-karşı olanların- kaynaşık azınlığı oluşturduğu tatsız gerçeğini gözlerden saklamak için bir şeyler yapmak zorundaydı. [sayfa 159]
Kongrenin sonuna doğru “kaynaşık bir çoğunluğun” kurulmuş olması gibi çok ilginç bir siyasal gerçeğin nedenlerini ve her türlü meydan okumaya karşın, böyle bir oluşumun nedenlerinden ve tarihinden azınlığın neden dikkatle kaçındığını gelecek bölümde göstereceğiz. Ama önce, kongre görüşmelerine ilişkin tahlillerimizi tamamlayalım.
Merkez Yönetim Kurulu seçimleri sırasında yoldaş Martov, üç ana özelliğine, o zaman “üç hamlede mat” diye değindiğim çok karakteristik bir önerge sundu (tutanaklar, s. 336). Önergenin üç ana özelliği şunlardır: 1°) Merkez Yönetim Kurulu adaylarına liste halinde oy verilmesi, tek tek adaya oy verilmemesi; 2° listeler açıklandıktan sonra iki oturum geçmesi (anlaşıldığına göre görüşme için); 3° mutlak çoğunluk elde edilemezse, ikinci oylamanın yeter sayılması. Bu önerge, çok dikkatle düşünülmüş bir savaş tuzağıydı (düşmana hakkını vermeliyiz!). Egorov yoldaş bu önergeyle aynı görüşte değildi (tutanaklar, s. 337). Ama eğer yedi bundcu ve Raboçeye Dyelo’cular kongreyi terketmemiş olsalardı, bu önerge, hiç kuşku yok, Martov’a tam bir zafer sağlayabilirdi. Bu savaş hilesinin nedeni şuydu: İskra‘nın azınlık kanadı, Bund’la Bruker şöyle dursun, Egorovlar ve Mahovlarla bile (İskra çoğunluğu içinde olduğu türden) “doğrudan bir anlaşma” yapmamış, yapamamıştı.
Birlik Kongresinde yoldaş Martov’un, “haksız oportünizm suçlaması”nın, kendisiyle Bund arasında doğrudan bir anlaşmayı varsaydığından yakındığını anımsayalım. Bir kez daha yineliyorum, bu, Martov yoldaşın yersiz bir kaygıya kapılmasından başka birşey değildi. Egorov yoldaşın, listelere oy verilmesini reddetmesi, (yoldaş Egorov “henüz prensiplerini yitirmemişti” – herhalde, demokratik güvencelerin mutlak önemini takdir etmekte onu Goldblatt’la birleştiren prensipler), Egorov’la bile “doğrudan bir anlaşma”nın sözkonusu olamayacağı önemli gerçeğini açıkça göstermektedir. Ama hem Egorov’la, hem Bruker’le martovcular [sayfa 160] arasında bir koalisyon olabilirdi ve oldu da. Şu anlamda ki, martovcular bizimle ciddi bir çatışmaya düştükleri her zaman onların desteğinden emindiler; Akimov’la dostları da ehveni şer‘i seçmek zorundaydılar. Hiç kuşku yoktu ve yoktur ki, Akimov ve Lieber yoldaşlar, hem merkez yayın organı yazıkurulunun altı kişilik olmasına, hem Martov’un Merkez Yönetim Kurulu listesine kesinlikle oy verirlerdi; çünkü bunlar, onların açısından ehveni şer‘di, İskra’nın amaçlarını en az başaracak şeylerdi (Akimov’un, tüzüğün birinci maddesi üzerindeki konuşmasına ve Martov’a bağladığı “umutlar”a bakınız). Listelere oy verilmesi, listelerin açıklanmasından sonra iki oturum geçmesi ve yeniden oylama, herhangi bir doğrudan anlaşma olmaksızın, hemen hemen mekanik bir kesinlikle işte bu sonuçları sağlamak amacıyla düşünülmüştü.
Ne var ki, bizim kaynaşık çoğunluğumuz öyle kalmaya devam ettiği için, yoldaş Martov’un yandan çevirme hareketi, yalnızca işleri geciktirebilirdi; biz eninde-sonunda bu önergeyi reddedecektik. Bu durum karşısında azınlık, yakınmalarını, yazılı bir açıklamayla (tutanaklar, s. 341) ortaya döktü, Martinov’la Akimov’un yolunu izleyerek, “seçimlerin yapıldığı koşulları dikkate alıp” Merkez Yönetim Kurulu seçimlerinde oy kullanmayı reddetti. Kongreden bu yana da seçimlerin anormal koşullarına ilişkin bu tür yakınmalar (bkz: Sıkıyönetim, s. 31) sağda-solda yüzlerce parti dedikoducusunun kulağına akıtıldı. Peki ama bu anormallik neydi? Kongre içtüzüğünün (6′nci madde, tutanaklar, s. 11) daha başından öngördüğü, içinde herhangi bir “ikiyüzlülük” ya da “adaletsizlik” bulmanın saçma olacağı gizli oylama mı? Hafif aydınların gözünde bir “canavar” olan kaynaşık bir çoğunluğun kurulması mı? Yoksa, bu değerli aydınların, bütün seçimleri kabul edeceklerine dair kongre önünde verdikleri sözden (kongre içtüzüğünün 18′nci maddesi, tutanaklar, s. 380) dönmekteki anormal istekleri mi? [sayfa 161]
Popov yoldaş, bu isteği, kongrede seçim günü, ince bir imayla şu soruyu sorarak ortaya koydu: “Temsilcilerin yarısı oy vermeyi reddettiğine göre, Büro, kongre kararının geçerli ve usulüne uygun olduğundan emin midir?”[64*] Büro, kuşkusuz emin olduğu karşılığını verdi ve Akimov ve Martinov yoldaşlar olayını anımsattı. Yoldaş Martov Büroyla aynı görüşte olduğunu söyledi, yoldaş Popov’un hatalı olduğunu ve “kongre kararlarının geçerli olduğu”nu (tutanaklar, s. 343) özellikle belirtti. Şimdi, onun parti önünde yapmış olduğu bu açıklamalarla, kongreden sonraki davranışının ve “partinin yarısının, daha kongrede başlayan isyanı”na dair Sıkıyönetim‘indeki (s. 20) sözlerinin siyasal tutarlılığı -epey normal saymamız gerekiyor- hakkında karar vermeyi okurlara bırakıyoruz. Yoldaş Akimov’un Martov yoldaşa bağladığı umutlar, Martov’un kendi ömürsüz iyi niyetlerinden daha ağır bastı.
“Siz kazandınız” Akimov yoldaş!

*

Kongrenin son bölümünün, seçimlerden sonraki bölümünün görünüşte küçük, ama aslında önemli bazı özellikleri, şimdilerde acıklı-güldürüsel bir anlam kazanan ünlü “sıkiyönetim” sözcüğünün nasıl yalnızca “iğrenç bir söz” olduğunu göstermeye yeterlidir. Yoldaş Martov, şimdi, kendi uydurması olan bu gulyabani sözcüğün, azınlığa çoğunluğun bir tür anormal eza-cefa etmesi, azınlık avcılığına çıkması, ona karşı kabadayılık etmesi anlamına geldiğine hem kendini, hem okurlarını inandırmaya ciddi biçimde çalışarak bu acıklı-güldürü sözcüğü, “sıkıyönetim” sözcüğünü alabildiğine kullanıyor. Biz, şimdilik, kongreden sonra olayların nasıl geliştiğini göstereceğiz. Ama yalnızca kongrenin sonunu düşünsek bile, görülecektir ki, kendilerine zorbalık edildiği, kötü davranıldığı, boğazlandıkları varsayılan mutsuz martovculara eza-cefa etmek şöyle dursun, seçimlerden sonra, “kaynaşık çoğunluğun” kendisi, onlara (Liyadov aracılığıyla) tutanaklar komisyonundaki üç üyelikten ikisini önermiştir (tutanaklar, s. 354). [sayfa 162] Taktik sorunlarla öteki sorunlara ilişkin önerileri alın, (tutanaklar, s. 355 ve sonrası), görülecektir ki, bu öneriler gerektiği gibi, usulüne uygun biçimde tartışılmıştır; ve bu önergelerin çoğuna imza koyanların arasında canavar kaynaşık “çoğunluğun” temsilcileriyle “aşağılanmış ve hakarete uğramış azınlığın” yandaşları vardır (tutanaklar, s. 355, 357, 363, 365 ve 367). Bu, “görev yapmaktan alakoymak” ve “zorbalık etmek”tir, öyle mi?
Bir sorunda öze ilişkin tek ilginç -ama ne yazık ki pek kısa- bir anlaşmazlık, Starover’in liberaller hakkındaki bir önergesinde ortaya çıkmıştır. Bu önergenin altına atılan imzalardan da görülebileceği gibi (tutanaklar, s. 357 ve 358), bu önerge, “çoğunluğu” destekleyenlerden üç kişinin (Braun, Orlov ve Osipov’un), hem bu önergeye, hem de Plehanov’un önergesine -ikisi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı görmedikleri için- oy vermeleri sayesinde kabul edilmiştir. Bu iki önerge arasında herhangi bir uzlaşmaz karşıtlık olduğu ilk bakışta görülmemektedir, çünkü Plehanov’un önergesi, Rusya’daki burjuva liberalizmine karşı güdülecek ilkeler ve taktiklerle ilgili olarak genel bir ilke koymakta, belli bir davranış çizgisi çizmektedir, buna karşılık Starover’in önergesi, “liberal ya da liberal-demokratik eğilim”le yapılması caiz olabilecek “geçici anlaşmalar”ın somut koşullarını tanımlamaya çalışmaktadır. İki önergenin konuları ayrıdır. Ama Starover’in önergesi siyasal muğlaklıkla malüldür; bu nedenle de güdük ve sığdır. Bu önerge, Rus liberalizminin sınıfsal içeriğini tanımlamamaktadır; bu liberalizmin ifadesini bulduğu belli siyasal eğilimleri göstermemektedir; bu belli eğilimlerle ilgili olarak, proletaryaya, propaganda ve [sayfa 163] uyarma çalışmalarının belli-başlı hedeflerini izah etmemektedir; bu önerge (muğlaklığı nedeniyle) öğrenci hareketi ve Osvobojdeniye[28] gibi iki ayrı şeyi birbirine karıştırmaktadır; “geçici anlaşmalar”ın caiz olabileceği üç somut koşulu, gayet güdükçe ve keyfi olarak salık vermektedir. Birçok başka durumda olduğu gibi, burada da, siyasal muğlaklık safsataya yolaçmaktadır. Genel herhangi bir ilke yokluğu ve “koşulları” bir bir sayma çabası, bu koşulların güdük bir biçimde ve hatta yanlış bir biçimde saptanmasına neden olmuştur. Starover’in üç koşulunu inceleyelim: 1) “Liberal ya da liberal-demokratik eğilimler”, “otokratik hükümete karşı savaşımlarında gayet kararlı olarak Rus sosyal-demokratlarının yanında yer alacaklarını açıkça ve hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ilân” edeceklerdir. Liberal ve liberal-demokrat eğilimler arasında ne fark var? Önerge, bu sorunu yanıtlayacak herhangi bir öğe taşımıyor. Liberal eğilimler, burjuvazinin siyasal bakımdan en az ilerici olan kesimleri adına ve liberal-demokratik eğilimler burjuvazinin daha ilerici kesimleriyle küçük-burjuvazi adına konuşmuyor mu? Eğer böyleyse, yoldaş Starover, burjuvazinin en az ilerici olan (ama yine de ilerici, çünkü aksi takdirde liberalizmden sözedilemezdi) kesimlerinin “gayet kararlı olarak sosyal-demokratların yanında yer alabileceklerini” düşünebilir mi? Bu saçmadır. Böyle bir eğilimin sözcüleri, “bunu açıkça ve hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ilân etseler”di bile (kesinlikle olanaksız bir varsayım), biz proletarya partisinin, onların açıklamalarına inanmamamız gerekirdi. Bir liberal olmak ve gayet kararlı olarak sosyal-demokratların yanında yer almak – bunlardan biri ötekini dıştalar.
Dahası var, “liberal ya da liberal-demokratik eğilimler”in, otokrasiye karşı savaşımlarında, gayet kararlı olarak sosyalist-devrimcilerin yanında yer alacaklarını açıkça ve hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ilân ettikleri bir durum düşünelim. [sayfa 164] Böyle bir varsayım (sosyalist-devrimci eğilimin burjuva-demokratik yapısı nedeniyle), Starover yoldaşın varsayımından daha olasıdır. Muğlaklığı ve safsatası yüzünden, onun önergesinden bu tür liberallerle, böyle bir durumda geçici anlaşmalara girilmesinin kabul edilemeyeceği sonucu çıkar. Ama, yoldaş Starover’in önergesinden ister-istemez çıkan bu sonuç” kesinlikle yanlıştır. Sosyalist-devrimcilerle geçici anlaşmalar caizdir (bkz: sosyalist-devrimciler hakkındaki kongre kararı) ve bunun sonucu olarak, sosyalist-devrimcilerin yanında yer alan liberallerle geçici anlaşmalar yapılabilir.
İkinci koşul: Bu eğilimler, “kendi programlarında işçi sınıfının çıkarlarını, ya da genel olarak demokrasiyi ya da işçi sınıfının siyasal bilinçlenmesini gölgeleyen herhangi bir isteme yer vermeyeceklerdir.” Aynı yanılgıyla, burada bir kez daha yüzyüzeyiz: programında, işçi sınıfının çıkarlarına karşıt istemlere, onun (proletaryanın) siyasal bilinçlenmesini gölgeleyecek istemlere yer vermeyen hiç bir liberal-demokratik eğilim yoktur, olamaz. Bizdeki liberal-demokratik eğilimin en demokratik kesimlerinden biri olan sosyalist-devrimciler bile kendi programlarında -bütün liberal programlar gibi karmakarışık bir program- işçi sınıfının çıkarlarına karşıt düşen, onun siyasal bilinçlenmesini gölgeleyen istemlere yer vermişlerdir. Bu gerçekten çıkarılacak sonuç, “burjuva kurtuluş hareketinin sınırlılığını ve yetersizliğini gözler önüne sermenin” asıl olduğudur, geçici anlaşmaların, caiz olmadığı değildir.
Son olarak, yoldaş Starover’in üçüncü “koşul”u, (liberal demokratların, genel, eşit, gizli ve doğrudan oyu, kendi savaşımlarının sloganı yapmaları koşulu), sunulduğu genel biçim içinde, aynı şekilde yanlıştır: sloganı sınırlı bir oy hakkına dayalı bir anayasa ya da genel olarak “dar çerçeveli” bir anayasa olan liberal-demokratik eğilimlerle geçici ve kısmi anlaşmaların caiz olmadığını ilân etmek akılsızca olurdu. [sayfa 165] Gerçekte, tam bu kategoriye uygun düşen eğilim Osvobojdeniye‘dir. Ama, en ürkek liberallerle bile “geçici anlaşmalar” yapmayı önceden yasaklayarak, insanın kendi ellerini bağlaması, marksizmin ilkeleriyle uyuşmayan siyasal bir kısa-görüşlülük olur.
Özetleyelim: Starover yoldaşın, Martov ve Akselrod yoldaşlar tarafından da imzalanan önergesi bir hatadır; üçüncü kongrenin bu kararı iptal etmesi akıllıca olur. Bu önerge, teorik ve taktik tutumunda siyasal muğlaklıkla, öne sürdüğü pratik “koşullar”da ise safsatayla maluldür. Önerge iki sorunu birbirine karıştırmaktadır: 1° Bütün liberal-demokratik eğilimlerin “proletarya ve devrim aleyhtarı” özelliklerinin gözler önüne serilmesi ve bu özelliklerle savaşma gereği; 2° bu eğilimlerden herhangi biriyle geçici ve kısmi anlaşmaların koşulları. Bu önerge, vermesi gerekeni (liberalizmin sınıfsal içeriğinin tahlilini) vermemekte, ama vermemesi gerekeni (“koşullar”ın reçetesini) vermektedir. Ortada böyle bir olası anlaşmanın taraflarından belli birinin bile olmadığı bir ortamda, bir parti kongresinde, geçici anlaşmalar için ayrıntılı “koşullar” belirlemek, genel olarak saçmadır; ortada böyle bir taraf olsaydı bile, geçici anlaşmanın “koşulları”nı belirlemeyi, kongrenin sosyalist-devrimci “eğilim”le ilgili olarak yaptığı gibi (yoldaş Akselrod’un önergesinin son bölümü için Plehanov’un verdiği değiştirgeye bakınız – tutanaklar, s. 362 ve 15), partinin merkez kurullarına bırakmak yüz kez daha akıllıca olurdu.
Plehanov’un önergesine “azınlığın” yönelttiği itirazlara gelince, yoldaş Martov’un tek savı şuydu: Plehanov’un önergesi, şu ya da bu, belli bir yazarın maskesinin indirilmesi gibi önemsiz bir sonuçla bitiyor. Bu, ‘bir sineği öldürmek için balyoz kullanmakla bir değil midir’? ” (Tutanaklar, s. 358.) Bomboşluğu zekice bir sözle -”önemsiz sonuç” -sözüyle gizlenen bu sav, kendini beğenmiş laf cambazlığının yeni bir örneğini veriyor.[sayfa 166] Birincisi, Plehanov’un önergesi, “burjuva kurtuluş hareketinin sınırlılığının ve yetersizliğinin, bu sınırlılık ve yetersizlik kendini nerede gösterirse, orada, proletaryanın gözleri önünde sergilenmesi”nden sözediyor. Bu nedenle, Martov yoldaşın, “bütün dikkatler sadece Struve’ye, yalnızca bir tek liberale yöneltilecektir” şeklindeki iddiası (Birlik Kongresi, tutanaklar, s. 88) tepeden tırnağa saçmadır. İkincisi, Rus liberallerle geçici anlaşmalar olasılığı üzerinde durulurken, Bay Struve’yi bir “sinek”le bir tutmak, temel ve önemli bir siyasal gerçeği, güzel bir söz uğruna feda etmektir. Hayır, Bay Struve bir sinek değil, siyasal büyüklüğü olan bir kişidir; yasa-dışı bir alemde, o, kişi olarak böyle büyük bir çehre olduğu için değil, ama Rus liberalizminin -etkin ve örgütlü liberalizmin- tek temsilcisi olarak tuttuğu yer nedeniyle siyasal büyüklüğü olan bir kişidir. Bu nedenle, Bay Struve’yi ve Osvobojdeniye‘yi dikkate almaksızın Rus liberallerden ve partimizin onlara karşı tutumunun ne olması gerektiğinden sözetmek, hiç bir şey söylemeksizin konuşmak demektir. Ya da belki de yoldaş Martov bize, Rusya’da, bugün Osvobojdeniye eğilimiyle uzaktan da olsa karşılaştırılabilecek hiç değilse bir tek “liberal ya da liberal-demokratik eğilim” gösterecek midir? Martov yoldaşın bunu denediğini görmek ilginç olurdu![65*] [sayfa 167]
Yoldaş Martov’u destekleyen Kostrov yoldaş “Struve’nin adı işçilere hiç bir şey söylemez” dedi. Umarım, yoldaş Kostrov’la yoldaş Martov alınmazlar – ama bu sav, tam Akimov üslübundadır. Bu, proletaryanın ad tamlaması şeklinde gösterilmesine itirazdaki sava benziyor.[29]
Struve adının (ve onun yanı sıra, Plehanov’un önergesinde sözü edilen Osvobojdeniye adının), kendilerine “hiç bir şey söylemeyeceği” işçiler kimlerdir? Rusya’daki “liberal ve liberal-demokratik eğilimler” hakkında ya pek az şey bilen ya da hiç bir şey bilmeyen işçiler. İnsanın aklına şu soru geliyor: Bizim parti kongremizin bu işçilere karşı tutumu ne olmalıdır; kongre, parti üyelerine, Rusya’daki tek belli liberal eğilim hakkında bu işçilere bilgi vermelerini mi emretmeli, yoksa siyasetle ilişikleri pek az olduğu için işçilerin pek az tanıdığı bir adı anmaktan geri mi durmalıdır? Eğer yoldaş Kostrov, Akimov yoldaşın izinde bir adım attıktan sonra, bir ikinci adım daha atmak istemiyorsa, bu soruyu birinci şekilde yanıtlayacaktır. Soruyu böylece yanıtladığı zaman da Kostrov, savının ne kadar temelsiz olduğunu görecektir. Her durumda, Plehanov’un önergesindeki “Struve” ve “Osvobojdeniye” sözcükleri, işçiler için Starover’in önergesindeki “liberal ve liberal-demokrat eğilim” sözünden, öyle görünüyor ki, çok daha değerli olmalıdır.
Rus işçi, şimdiki halde, bizim liberalizmimizin siyasal eğilimlerinin özden ifadesi gibi şeyleri, pratikte, Osvobojdeniye yoluyla olmaksızın bilemez. Yasal liberal yazın, bu amaç için uygun değildir, çünkü henüz çok bulanıktır. Biz, olabildiğince usanmadan (ve olabildiğince geniş işçi yığınları arasında) eleştiri silahımızı Osvobojdeniye efendilerine [sayfa 168] yöneltmeliyiz, böylece, gelecekteki devrim patladığı zaman, Rus proletaryası, gerçek eleştiri silahlarıyla, Osvobojdeniye efendilerinin devrimin demokratik karakterini törpülemeye dönük kaçınılmaz çabalarını kötürüm edebilir.


Muhalif ve devrimci hareketleri “desteklememiz” sorununda, Egorov yoldaşın gösterdiği, yukarda sözünü ettiğimiz “şaşkınlığın” dışında, önergeler üzerindeki tartışmalar çok az ilginçti; gerçekte tartışma vardı demek bile güçtü.


Kongre, başkanın, kongre kararlarının bütün parti üyelerini bağlayıcı nitelikte olduğunu anımsatan kısa konuşmasıyla sona erdi. [sayfa 169]


Dipnotlar

[1*] Bkz: Collected Works, Vol. 4, s. 351-356. -Ed.
[2*] Bkz: İkinci Kongre Tutanakları, s. 20. -Ed.
[3*] Bkz: “Hazırlık Komitesi’nin Kurulduğuna Dair Açıklama” (Collected Works, Vol. 6, s. 307). -Ed.
[4*] Bkz: İkinci KOngre Tutanakları, s. 22-23 ve 380.
[5*] Bu toplantıyla ilgili olarak, hazırlık komitesi üyesi olan ve kongreden önce, yazıkurulunun güvenilir temsilcisi, yedinci üyesi olarak oybirliği ile seçilen Pavloviç,’in “Mektup”una[10] bakınız (Birlik tutanakları, s. 44).
[6*] Bugün partimizde bu sözü işitince dehşete kapılan ve yoldaşça olmayan tartışma yöntemleri kullanılıyor feryadını basan kişiler var. Resmiyet anlayışının yanlış anlaşılmasından ileri gelen garip bir duyarlılık!.. Bir iç savaşımla karşı karşıya bulunan, hemen hemen hiç bir siyasal parti yoktur ki, o partide, kararsız öğeler, çekişen taraflar arasında bir o yana, bir bu yana yalpalayan öğeler bu sözlerle nitelenmemiş olsun. İç savaşımlarını gerçekten belli sınırlar içinde tutmayı bilen Almanlar bile versumpft [batağa gömülmüş -ç.] sözcüğünden gocunmamışlar, dehşete kapılmamışlar ve gülünç, resmi bir erdemlilik oyunu oynamamışlardır.
[7*] Martov ekledi: “Bu noktada Plehanov’un katırlarla ilgili nüktesi çok zarar vemiştir.” (Dil özgürlüğü sorunu tartışılırken, sanıyorum bir bundcu, başka yerler arasında, haraları da anmıştı. Bunun üzerine Plehanov, başkalarının da duyabileceği bir tonla: “Atlar konuşmaz ama katırlar bazan, konuşur” demişti.) Bu nüktede ben itidâl, incelik ve yumuşaklık görmüyorum kuşkusuz. Ama tartışmanın bir ilke sorunu haline geldiğini kabul etmesine karşın Martov’un, bu ilkenin ne olduğunu ve hangi düşünce eğilimlerinin ifade olanağı bulduğunu tahlile girişmemesini, yalnızca nüktelerin “zararı” hakkında konuşmakla yetinmesini de garip buluyorum. Bu, gerçekten biçimsel ve bürokratça bir tutumdur. Kongrede yalnızca bundculara değil, ama onların destekledigi ve hatta bazan yenilgiden kurtardığı kişilere yönelmiş kırıcı nüktelerin “çok zarar verdiği” doğrudur. Ne var ki, bir kez, işin içinde ilke sorunu olduğunu söylediniz mi, artik şu ya da bu nüktenin “caiz olmayışı” hakkında konuşmakla (Birlik tutanakları, s. 58) yetinemezsiniz.
[8*] Bkz: Collected Works, Vol. 4, s. 420-428. -Ed.
[9*] Karş: Gorin’in konuşması, s. 213.
[10*] Başka bir vesileyle, Akselrod’un, sosyalist-devrimcilere ilişkin önergesi nedeniyle muhalefet eğilimlerinin desteklenmesi üzerinde, aynı grubun, “merkez”in önderlerinden bir başkası, yoldaş Egorov da durmuştu (tutanaklar, s. 359). Yoldaş Egorov, her muhalefet hareketiyle devrimci hareketin desteklenmesine ilişkin istemle, sosyalist devrimcilere ve liberallere karşı takınılan çatışmacı tutum arasında bir “çelişki” bulduğunu söylemişti. Yoldaş Egotov bir başka biçimde ve soruna bir ölçüde değişik bir tutumla yaklaşarak, burada da aynı dar marksizm anlayışını, (kabul ettiği) İskra tutumuna karşı aynı kararsız ve yarı-düşman tutumu ortaya koydu. Mahov, Lieber ve Martinov yoldaşların yaptığı gibi.
[11*] İskra‘nın merkez yayın organı olarak kabulü konusunda yaptığı konuşmada yoldaş, Popov, inter alia, şöyle dedi: “İskra‘nın n° 3 ya da n° 4′teki ‘Nereden Baş1amalı’ başlıklı yazıyı anımsıyorum. Rusya’da faaliyet gösteren yoldaşların çoğu o yazıyı incelikten uzak buldular; başkaları aynı yazının hayalci olduğunu düşündü ve çoğunluk [? - herhalde Popov'un çevresindeki çoğunluk] yazıyı tutkuya yordu” (tutanaklar, s. 140). Okurların gördüğü gibi, benim siyasal görüş1erimin tutkuya yorulması yeni bir şey değil – şimdi aynı görüşleri yoldaş Akselrod’la, yoldaş Martov’un yeniden pişirip ortaya koymalarını, bu gayet iyi açıklıyor.
[12*] Yeri gelmişken, bu vesileyle. -ç.
[13*] Bu arada belirtelim, tutanak komisyonu, Ek XI’de “Lenin tarafından kongreye sunulan” tüzük taslağını yayınladı (tutanaklar, s. 393)
Tutanak komisyonu da işleri biraz karıştırmış. Komisyon, bütün temsilcilere (ve çoğuna kongreden önce) gösterdiğim benim ilk tasarımla kongrede önerilen tasarıyı karıştırmış ve birinci tasarıyı, ikinci tasarıymış gibi yayınlamıştır. Kuşkusuz. bütün hazırlık aşamalarında bile olsa, benim tasarılarımın yayınlanmasına hiç bir itirazım yoktur; ama karışıklık yaratmanın gereği yoktu. Oysa böyle bir karışıklık yaratılmıştır. Gerçekten de Popov’la Martov, benim aslında kongreye sunduğum tasarının, tutanaklar komisyonunca yayınlanan tasarıda yer almayan bazı maddelerini (Karş: s. 394, madde 7 ve 11) eleştirmişlerdir (tutanaklar, s. 154 ve 157). Birazcık daha dikkat gösterilseydi, sözünü ettiğim sayfalar karşılaştırılarak, hata kolayca yakalanabilirdi.
[14*] Yoldaş Martov’un tasarısının ilk şeklini. ne yazık ki, bulamadığımı söylemeliyim. O tasarı 48 maddelikti; değersiz bir biçimsellik yönünden daha da “şişkin”di.
[15*] Bu sözcüğe yoldaş Akselrod’un dikkatini çekeriz. Ne müthiş! Bu sözcükte, bir yazıkurulunun kuruluşunu değiştirmeye kadar varabilecek bir “Jakobenciliğin” kökleri var.
[16*] Bkz: Lenin, Collected Works, Vol. 6, s. 501. -Ed.
[17*] Sorun açık değil, -ç.
[18*]“Örgüt” sözcüğü, geniş ve dar olmak üzere, genellikle iki anlamda kullanılır. Dar anlamda bu sözcük, hiç değilse en asgari ölçüde bir uyuşuma sahip bir insan topluluğunun kurduğu çekirdeği ifade ediyor. Geniş anlamda ise, sözcük, bu tür çekirdeklerin bir bütün içinde birleşmiş toplamını kastediyor. Örneğin donanma, ordu ya da devlet hem bir yandan (sözcüğün dar anlamında) örgütler toplamıdır, hem de (sözcüğün geniş anlamında) toplumsal örgüt çeşitleridir. Eğitim bakanlığı (sözcüğün geniş anlamında) bir örgüttür ve (sözcüğün dar anlamında) bir dizi örgütü içerir. Bunun gibi, parti bir örgüttür, (sözcüğün geniş anlamında) bir örgüt olması gerekir, ama aynı zamanda parti, (sözcüğün dar anlamında) bir dizi çeşitli örgütten oluşmak durumundadır. Bu nedenledir ki, parti ve örgüt kavramlarını birbirinden ayırmaktan söz ettiği zaman, yoldaş, Akselrod, her şeyden önce “örgüt” sözcüğünün geniş ve dar anlamları arasındaki farkı dikkate almamıştır, ikincisi de, örgütlü ve örgütsüz öğeleri birbirine karıştıranın kendisi olduğunu farketmemiştir.
[19*] Bkz: V. İ. Lenin, Ne Yapmalı?, Sol Yayınları, Ankara 1977, s. 149. -Ed.
[20*] Kendiliğinden, otomatik olarak. -ç.
[21*] Bağlantısız örgütlere.-ç.
[22*] Bkz: Lenin, Collected Works, Vol. 6, s. 500. -Ed.
[23*] Bkz: V. İ. Lenin, Ne Yapmalı?, s. 133. -Ed.
[24*] Bkz: Ne Yapmalı?, s. 141. -Ed.
[25*] Bkz: Ne Yapmalı?, s. 55-56. -Ed.
[26*] Bkz: Lenin, Collected Works, Vol. 6, s. 243, 245, 246. -Ed.
[27*] Bkz: Lenin, Collected Works, Vol. 6, s. 247. -Ed.
[28*] Martinov yoldaşın Akimov yoldaştan farklı olmak istediği doğrudur. Yoldaş Martinov, gizli-eylemciliğin (conspiratorial), gizlilik (secret) anlamına gelmeyeceğini, bu iki sözcüğün gerisinde farklı iki kavram bulunduğunu göstermek istemiştir. Ne yoldaş Martinov, ne de şimdi onun izinden giden yoldaş Akselrod, aradaki farkın ne olduğunu hiç bir zaman açıklamış değildirler. Yoldaş Martinov, sanki ben -örneğin Ne Yapmalı?‘da ve onun yanı sıra Görevler‘de [Bkz: Lenin, Collected Works, Vol. 2, s. 325-351. -Ed.].- “siyasal savaşımın yalnızca gizli-eylemcilikle sınırlanması“na kesinlikle karşı durmamışım gibi “davranmıştır”. Yoldaş Martinov, benim savaştığım kişilerin (şimdi yoldaş Akimov’un yaptığı gibi) bir devrimciler örgütünün gerekli olduğunu görmemiş olduklarını, kendisini dinleyenlerin unutmasını istiyordu.
[29*] Bakınız. -ç.
[30*] Birlik kongresinde yoldaş Martov, kendi metnini desteklemek üzere bir kanıt daha, gülünesi bir kanıt daha gösterdi. “Lenin’in metnini harfi harfine alırsak” dedi Martov, “bu metnin, Merkez Yönetim Kurulu temsilcilerini; partinin dışında tuttuğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu temsilciler bir örgüt meydana getirmiyorlar.” (Tutanaklar, s. 59.) Tutanaklarda görüldüğü gibi, birlik kongresinde bile bu sava kahkahalarla gülündü. Martov Yoldaş, sözünü ettiği “güçlüğün”, Merkez Yönetim Kurulu temsilcilerinin, “Merkez Yönetim Kurulu örgütü”ne alınmalarıyla çözümlenebileceğini düşünüyor. Oysa sorun bu değil. Asıl sorun şu: verdiği örnek açıkça gösteriyor ki, yoldaş Martov, birinci maddedeki fikri hiç bir biçimde anlayamamıştır. Bu, gerçekten gülünesi, bilgiççe bir eleştirinin çarpıcı bir örneğidir. Resmi bakımdan gereken şey, “Merkez Yönetim Kurulu temsilcileri örgütü”nü kurmaktı, bu örgütü partinin kapsamına alacak bir önergeyi kabul etmekti; o zaman, yoldaş Martov’un kafasını bunca yormuş olan “güçlük” bir anda çözülüverirdi. Benim hazırladınım şekliyle birinci maddedeki düşünce, örgütlenme dürtüsünü içeriyor: gerçek bir denetimi ve yönlendirmeyi güvence altına alıyor. İşin aslında, Merkez Yönetim Kurulu temsilcilerinin partiye bağlı olup olmayacakları sorusunun kendisi gülünçtür. Bu kişilerin atanmış temsilciler oldukları ve temsilci olarak tutulmaları gerçeği, onlar üzerindeki fiili denetimin tam ve kesin güvencesidir. Bu nedenledir ki, burada, örgütlüyle örgütsüzün (ki bu, yoldaş Martov’un metninin kökündeki hatadır) birbirine karıştırılması diye bir şey sözkonusu olamaz. Yoldaş Martov’un metni, herhangi bir kişinin, herhangi bir oportünistin, herhangi bir gevezenin, herhangi bir “profesör”ün, herhangi bir “lise öğrencisi”nin, kendisini parti üyesi ilân etmesi hakkına izin verdiği için iyi değildir. İnsanların, kendilerini gelişigüzel üye ilan etmeleriyle hiç bir ilişiği olmayan örnekler vererek Martov’un, kendi metnindeki Aşil topuğunu [efsaneye göre, Aşil'in topuğu yaralanabilirdi, -ç.] örtmeye kalkışması boşunadır.
[31*] Martov’un metnini haklı gösterme çabalarına girişildiği zaman ister-istemez ortaya çıkan bu çabalar arasında yoldaş Trotski’nin bir ifadesi de (tutanaklar, s. 248 ve 346) vardır. Trotski şöyle demişti: “Oportünizmi ortaya çıkaran nedenler, tüzüğün şu ya da bu maddesinden daha karmaşık nedenlerdir [ya da daha derin nedenler tarafından belirlenir]; oportünizmi ortaya çıkaran şey burjuva demokrasisiyle proletaryanın gelişmesinin nispi düzeyidir…” Sorun, tüzükteki maddelerin oportünizm üreteceği sorunu değil, ama o maddelerin yardımıyla oportünizme karşı azçok keskin bir silah yapılabilmesi sorunudur. Oportünizmin nedenleri derine gittikçe, bu silahın daha keskin olması gerekir. Bu nedenledir ki, oportünizmin daha “derin nedenler”e dayandığını öne sürerek” oportünizme kapıyı açık bırakan bir metni haklı göstermek en âlâsından kuyrukçuluktur. Yoldaş Trotski, yoldaş Lieber’e karşı çıktağı sıralarda, tüzüğün, bütünün parçaya, öncünün geri topluluğa karşı “örgütlü güvenmezliği” demek olduğunu kabul ediyordu; ama yoldaş Trotski, yoldaş Lieber’in yanında yer aldığı zaman bunu unutuverdi ve hatta, “karmaşık nedenler”den, “proletaryanın gelişme düzeyi”nden falan söz ederek, bu güvenmezliğin (oportünizmin duyduğu güvenmezliğin) bizim örgütümüzü haklı olarak zayıflattığını ve kararsız hale getirdiğini öne sürmeye başladı. Yoldaş Trotski’nin bir başka savı daha: “Şu ya da bu biçimde örgütlenmiş aydın gençliğin partiye kendilerini üye yapmaları [italikler benim] çok daha kolaydır.” Aynen böyle. Kişilerin “kendilerini üye yapmaları”nı önleyen benim metnimin değil, örgütsüz öğelerin bile kendilerini parti üyesi olarak ilân etmelerine olanak veren metnin, aydınca belirsizlikle malül olması işte bundan ötürüdür. Yoldaş Trotski, eğer Merkez Yönetim Kurulu, oportünistlerin herhangi bir örgütünü “tanımayı reddederse”, bunun, bazı bireylerin karakterinden ötürü böyle olacağını, bu kişiler siyasal şahsiyetler olarak bilindiklerine göre, tehlikeli olamayacaklarını ve genel bir parti boykotuyla defedilebileceklerini söyledi. Bu, ancak bazı kişilerin partiden çıkarılmaları durumunda doğrudur (ve yalnızca yarı-yarıya doğrudur, çünkü örgütlü bir parti, bazı kişilerin çıkarılmasına boykotla değil oyla karar verir). Gerek duyulan şeyin yalnızca denetim olduğu, çıkarmanın saçma olduğu daha yaygın durumlar içinse kesinlikle yanlıştır. Merkez Yönetim Kurulu, belli bazı koşullarda, tam güvenilir olmayan ama çalışabilme gücünde olan bazı örgütleri, denetim sağlamak amacıyla, bile-bile partiye alabilir; bunu, o örgütü denemek için yapabilir, o örgütü doğru yola yöneltebilmeyi denemek için yapabilir, kendi rehberliği altında o örgütün , kısmi hatalarını düzeltebilmek için yapabilir, vb.. Eğer partiye “kendi kendine girme”ye izin verilmezse, bu, tehlikeli olmaz. Yanlış görüşlerin ve yanlış taktiklerin, sınır tanıyan, açık sorumluluk duygusuna sahip biçimde ifade edilmesi (ve görüşülmesi) çoğu zaman yararlıdır. “Ama tüzel tanımlamalar gerçek ilişkilere uygun düşecekse, yoldaş Lenin’in metni reddedilmelidir” dedi yoldaş Trotski ve bir kez daha bir oportünist gibi konuştu. Gerçek ilişkiler ölü şeyler değildir, canlıdırlar ve gelişirler. Tüzel tanımlamalar, bu ilişkilerin ileriye dönük gelişimine uyabilirler, ama o tanımlamalar (eğer kötü iseler) gerilemeye ve durgunluğa da “uyabilirler”. Bu ikincisi yoldaş Martov’un “durumu”dur.
[32*] Yirmi sekiz oy lehte, yirmi iki oy aleyhteydi. İskracılara-karşı olan sekiz kişiden yedisi Martov’un metni, biri benim metnim lehine oy vermişti. Oportünistlerin yardımı olmaksızın, Martov yoldaş, oportünist metninin kabulünü sağlayamazdı. (Birlik kongresinde yoldaş Martov, bu apaçık gerçeği çürütmeye boş yere uğraştı durdu; bazı nedenlerle, yalnızca bundcuların oyunu andı, yoldaş Akimov’la dostlarını unuttu – ya da bu kişileri, yalnızca kendi işine geldiği, yani bana karşı kendine yarar sağlayabileceği zaman, örneğin yoldaş Bruker’in benimle görüş birliğinde oluşu gibi durumlarda anımsadı.)
[33*] Bu özel toplantılarda olup-bitenleri, anlamsız tartışmalardan sakınabilmek için hep apaçık gerçeklere dayanarak, daha önce Birlik Kongresinde anlatmaya çalışmıştım. Başlıca gerçekleri, “İskra” Yazıkuruluna Mektup‘umda da (s. 4) ortaya koydum. Yoldaş Martov Yanıt’ında o gerçeklere karşı çıkmadı.
[34*] Şu “ahlaki görüntü”yü düşünün: İskra örgütünün temsilcisi, kongrede yalnızca o örgütle görüşüyor ve hazırlık komitesine danışılmasına anıştırmada bile bulunmuyor. Ama gerek örgütte, gerek kongrede yenilgiye uğradıktan sonra, o temsilci, hazırlık komitesinin onaylanmayışından esef etmeye, o komiteyi övmeye ve kendisine yetki vermiş olan örgütü, tepeden bakarak görmezlikten gelmeye başlıyor! Gerçek bir sosyal-demokrat partinin, gerçek bir işçi sınıfı partisinin tarihinde buna benzer bir başka olay bulunmadığına yemin edilse yanlış olmaz.
[35*] Yoldaş Martov, Birlikte, kendi yakınmalarının kendisine karşı bir kanıt haline dönüştüğünü görmeksizin, benim onaylamayışımın şiddetinden dert yandı. Lenin -onun deyimiyle söyleyeyim- çılgınca davrandı (Birlik tutanakları, s. 63). Evet öyle. Kapıyı yumrukladı. Doğru, (İskra örgütünün ikinci ya da üçüncü toplantısında) Lenin’in tutumu, toplantıda kalan üyelerin öfkesine yolaçtı. Evet açtı. Ya ondan sonrası? Ondan sonrası? Tartışılan sorunların özü üzerinde yalnızca benim kanıtlarım inandırıcıydı ve kongredeki gelişmeler o kanıtların doğruluğunu ortaya koydu. Eğer sonunda İskra örgütünün 16 üyesinden 9′u benim yanımda yer aldıysa, bu, benim hiddetime bakılmaksızın ve ona karşın olmuştu. O halde ben “hiddet” göstermeseydim, belki de 9′dan daha fazla kişi benim yanımda yer alacaktı. Benim kanıtlarımın ve gerçeklerin üstesinden gelmek zorunda olduğu “hiddet” arttığı, ölçüde, o kanıtlar daha inandırıcı olmak zorundaydı.
[36*] Ben de Martov gibi, İskra örgütü içinde, Merkez Yönetim Kurulu için bir aday gösterdim, ama kabul ettiremedim. Ben de pekala bu adayın, gözönündeki gerçeklerin doğruladığı üzere, kongreden önce ve kongrenin başında sahip olduğu parlak ününden söz edebilirdim. Ama bunu hiç bir zaman aklıma getirmedim. Bu yoldaşın, kongreden sonra, hiç kimsenin kendisini aday olarak öne sürmesine, siyasal ölülerden, yıkılmış ünlerden yakınmasına izin vermeyecek kadar kendisine saygısı vardır.
[37*] Bkz: Lenin, “İskra Yazıkurulundan Çekilişimin Nedeni”, Collected Works, Vol. 7, s. 120-121. -Ed.
[38*] Benim hesabımca, mektupta sözü edilen gün, salı günüydü. Toplantı, salı akşamı, yani kongrenin 28′inci oturumundan sonra yapıldı. Bu tarih çok önemli. Martov yoldaşın, merkez kurullarının kimlerden kurulacağı konusunda değil de nasıl birer örgüt olacağı konusunda bölündüğümüz yolundaki görüşünü, bu nokta, belgesel olarak çürütmeye yeter. Bu, benim konu üzerinde, Birlik Kongresinde ve Yazıkuruluna Mektup‘ta yaptığım açıklamanın doğruluğunun da belgesel kanıtıdır. Kongrenin 28′inci oturumundan sonra Martov ve Starover yoldaşlar bol bol haksız oportünizm suçlamasından söz etmişler, ama konseyin kimlerden kurulacağı ya da merkez kurullarına üye çağırma konusundaki görüş ayrılıkları üzerinde (ki bunları 25′inci, 26′nci ve 27′nci oturumlarda tartıştık) tek sözcük bile söylememişlerdir.
[39*] Yoldaş Gusev ve yoldaş Deutch olayını haber aldığımız zaman ben bu satırları yazmıştım. Bu olayı kitabın sonundaki ekte ayrıca ele alacağım.
[40*] Bkz: Lenin, “Parti Tüzüğüne İlişkin Tartışmalarda İkinci Konuşma. 2 (15) Ağustos”, Collected Works, Vol. 6, s. 501-502. -Ed.
[41*] İşte hepsi bu. -ç.
[42*] Anlaşıldığına göre Starover yoldaş da Panin Yoldaşın görüşüne eğilim göstermekteydi. Arada bir fark vardı: Panin yoldaş ne istediğini gayet iyi bilmekteydi, tutarlı bir tutumla, konseyi bir hakem kuruluna ya da bir uzlaştırma kuruluna dönüştürmeyi amaçlayan önergeler veriyordu. Oysa Starover yoldaş, tasarıya göre, konseyin “ancak tarafların isteği üzerine” toplanabileceğini söylediği zaman, ne istediğini bilmediğini ortaya koydu (tutanaklar, s. 266). Halbuki dediği doğru değildi.
[43*] Ne Yoldaş Popov, ne yoldaş Martov yoldaş Akimov’a oportünist demekten çekinmiş değillerdir; ancak “dillerin eşitliği”yle ya da birinci maddeyle ilgili olarak, oportünist unvanı kendilerine karşı da kullanılmaya başlayınca, kızmaya ve itiraz etmeye koyulmuşlardır. Bununla birlikte, yoldaş Akimov -ki yoldaş Martov onun izinden gitmiştir- parti kongresinde, Martov’la şürekasının Birlik Kongresinde davrandığından çok daha gururlu, çok daha erkekçe davranmıştır. Akimov yoldaş parti kongresinde şöyle demiştir: “Bana burada oportünist dendi. Bunu tahkir edici, saldırgan bir terim olarak kabul ediyorum. Bunu hak edecek bir şey yaptığıma inanmıyorum. Ama protesto da etmiyorum.” (s. 296.) Acaba Martov ve Starover yoldaşlar, haksız oportünizm suçlamalarına karşı yönelttikleri kendi protestolarına katılmaya yoldaş Akimov’u da çağırdılar da katılmadı mı dersiniz?
[44*] Bkz: Lenin, Collected Works, vol. 6, s. 411. Ed.
[45*] Benim ilk kongre Tagesordnung (gündem -Ed.) tasarıma ve ona ilişkin olarak, bütün temsilcilerin bildiği yorumuna atıfta bulunuluyor. Bu tasarının 22′nci maddesi -merkez yayın organıyla Merkez Yönetim Kuruluna- iki üçlü seçilmesini, bu altı kişinin üçte-iki oy çoğunluğuyla “iki taraflı olarak” üye çağırmasını, bu iki taraflı üye çağırma işlemlerinin kongre tarafından onaylanmasını, daha sonraki üye çağırma işlemlerinin merkez yayın organıyla Merkez Yönetim Kurulu tarafından ayrı ayrı yürütülmesini öngörüyordu.
[46*] Ayraç içindeki M ve L harfleri, benim (L) ve Martov’un (M) bulunduğu tarafı gösteriyor.
[47*] Benim “İskra” Yazıkuruluna Mektup‘uma, s. 5 ve Birlik tutanakları s. 53′e bakınız.
[48*] Bkz: Tutanaklar, s. 140, Akimov’un konuşması: “… Bana. merkez yayın organı seçimini, sonunda tartışacağımız söylendi”; Muravyov’un, “merkez yayın organının gelecekteki yazıkurulu sorunundan çok fazla etkilenen” Akimov’a karşı yaptığı konuşma (s. 141); Pavloviç’in, merkez yayın organını atamak suretiyle, “Akimov’un böylesine fazla ilgilendiği işlemleri üzerinde yürüteceğimiz somut malzemeyi” elde ettiğimize ve İskra‘nın, “parti kararları”nı kabul edeceğinden en ufak bir şekilde kuşku duyulamayacağına ilişkin konuşması (s. 142); Trotski’nin konuşması: “Yazıkurulunu onaylıyor olmadığımıza göre, İskra‘da onayladığımız şey nedir? … Ad değil, eğilim … ad değil, bayrak” (s. 142); Martinov’un konuşması: “… Birçok yoldaş gibi ben de İskra‘nın, belli eğilimde bir gazete olarak, merkez yayın organımız olarak kabulünü tartışırken, bu noktada gazetenin yazıkurulunu onaylama ya da seçme yöntemini görüşmememiz gerektiği kanısındayım; bunu daha sonra, gündemdeki yeri geldiği zaman tartışacağız…” (s. 143).
[49*] Posadovski yoldaşın kafasındaki “uyumsuzluklar”ın ne olduğunu kongre hiç bir zaman öğrenemedi. Yoldaş Muravyov ise aynı oturumda, (tutanaklar, s. 322) onun kastettiği anlamın yanlış yorumlandığını ifade etti; tutanaklar onaylanırken yaptığı konuşmada da “kongrede çeşitli noktalar üzerindeki tartışmalarda ortaya çıkan uyumsuzluklardan, maalesef, varlığını hiç kimsenin reddedemeyeceği, ilkelere ilişkiri uyumsuzluklardan söz ettiğini” açıkladı (tutanaklar, s. 353).
[50*] Posadovski yoldaşın şu konuşmasıyla karşılaştırınız: “… Eski yazıkurulunun altı üyesinden üçünü seçerek, geri kalan üç kişinin gereksiz ve fazla olduğunu söylemiş olursunuz. Böyle yapmaya ne hakkınız, ne de herhangi bir neden vardır.”
[51*] Martov yoldaş, Sıkıyönetim’inde, bu sorunu da, değindiği bütün öteki sorunları ele aldığı biçimde değerlendiriyor. Martov, tartışmayı tam olarak ortaya koyma zahmetine katlanmıyor; bu tartışmada ortaya çıkan tek ilke sorununu çok alçakgönüllü bir tutumla atlıyor. O ilke sorunu şudur: darkafalı duygusallık mı, yoksa görevlilerin seçimi mi? Parti anlayışı mı yoksa İvan İvanoviç’lerin yaralanmış duyguları mı? Yoldaş Martov burada da, olup bitenleri parça bölük aktarmakla yetiniyor ve benim hesabıma, sövgünün her türlüsünü ekliyor. Bu yetmez Martov yoldaş!
Martov yoldaş, beni, özellikle Akselrod, Zasuliç ve Starover yoldaşların kongrede neden seçilmedikleri sorusuyla sıkıştırıyor. Takındığı darkafalı tutum, bu sorunun ne kadar yersiz olduğunu görmekten onu alakoymaktadır (neden yazıkurulundaki arkadaşı yoldaş Plehanov’a sormuyor?). Azınlığın kongrede altı kişilik bir yazıkurulu sorunundaki davranışını “taktikten yoksun” sayışımla, konunun bütün parti tarafından bilinmesini isteyişim arasında Martov yoldaş bir çelişki olduğu kanısında. Yoldaş Martov, tüm sorunu, parça bölük değil de her yönüyle ele alma zahmetine katlansaydı, burada bir çelişki olmadığını o da kolayca görebilirdi. Sorunu darkafalı bir grup anlayışıyla ele almak ve yaralanmış duygulardan söz etmek, acındırmaya çalışmak taktikten yoksundu; konunun bütün parti tarafından bilinmesine gelince, üç kişilik bir Yazıkuruluna bakışla altı kişilik bir yazıkurulunun yararlı olup olmadığının, o kurula seçilecek kişilerin ve çeşitli görüşlerin, gerçeklere dayalı bir değerlendirmeden geçirilmesi parti çıkarlarının gereğiydi. Azınlık bu noktalardan hiç biri üzerinde kongrede en ufak bir imada dahi bulunmadı.
Yoldaş Martov, tutanakları dikkatlice inceleseydi, temsilcilerin konuşmalarında, altı kişilik bir yazıkuruluna karşı bir dizi kanıt bulabilirdi. İşte bu konuşmalardan bir seçme: Birincisi, değişik ilke anlayışları anlamında uyumsuzluklar, altı kişilik eski kurulda açık-seçik görülüyordu. İkincisi, yazıişleri çalışmalarının teknik yönden sadeleştirilmesi arzulanan bir şeydi. Üçüncüsü, çalışmanın selameti, darkafalı duygusallıktan önce gelmekteydi, seçilen kişilerin o yere uygunluğu ancak seçimle sağlanabilirdi. Dördüncüsü, kongrenin seçme hakkı sınırlanamazdı. Beşincisi, partinin, merkez yayın organında artık, salt bir yazarlar grubu olmaktan öteye geçen bir gruba gereksinmesi vardı, merkez yayın organının gerek duyduğu şey yalnızca yazarlar değil, ama yöneticilerdi. Altıncısı, merkez yayın organında belli kişiler, kongre tarafından bilinen kişiler bulunmalıydı. Yedincisi, altı kişilik bir yazıkurulu çoğu zaman etkin olamıyordu, kurul görevlerini yerine getirebilmişse, bu anormal yapısı nedeniyle değil, ona karşın olabilmişti. Sekizincisi bir gazetenin yönetimi (bir grubun değil) partinin işiydi, vb.. Eğer Martov yoldaş, bu kişilerin seçilmeyiş nedenleriyle çok ilgileniyorsa, bütün bu düşüncelerin herbirinin anlamına nüfuz etsin ve bir tekini olsun yalanlayabilsin.
[52*] Yoldaş Sorokin, bu aynı oturumda, yoldaş Deutsch’un sözlerini böyle anladı (tutanaklar, s. 324′le karşılaştırınız – “Orlov’la şiddetli bir atışma”). Yoldaş Deutsch, “böyle bir şey” söylemediğini açıkladı (tutanaklar,’s. 351), ama hemen hemen aynı anda, “buna” çok yakın bir şey söylediğini itiraf etti. “Ben ‘kim cüret eder’ demedim” diye açıkladı yoldaş Deutsch, “Söylediğim şudur: “Üçlü bir yazıkurulu seçmek gibi caniyane [aynen böyle!] bir önergeyi desteklemeye cüret edebilecek [aynen böyle! - Yoldaş Deutsch kızartma tavasından ateşe düştü!] kişjleri görmeyi çok isterdim’.” (Tutanaklar, s. 351.) Yoldaş Deutsch, Sorokin yoldaşın sözlerini çürütmedi, doğruladı; “Burada her şey birbirine karıştılıyor” (yani azınlığın altı kişilik bir yazıkurulundan yana savlarında) diyen Yoldaş Sorokin’in sitemindeki gerçeği doğruladı. Yoldaş Deutsch, yoldaş Sorokin’in, “bizler parti üyesiyiz, bize özellikle siyasal düşünceler rehberlik etmelidir” şeklindeki temel bir gerçeği dile getiren uyarısının ne kadar yerinde olduğunu doğruladı. Seçimlerin caniyane olduğu yaygarasını koparmak, yalnızca darkafalılığa saplanmak değildir, ama aynı zamanda skandal türünden yollara girmektir.
[53*] Bu kitabın 141-142. sayfalarına bakınız.-ç.
[54*] Martov yoldaş, herhalde, bu ifadeyle Posadovski yoldaşın “uyumsuzluklar” sözünü ima ediyordu. Bir kez daha belirtiyorum, yoldaş Posadovski bu sözle neyi kastettiğini kongreye hiç bir zaman anlatmadı; buna karşılık, aynı sözü kullanmış olan yoldaş Muravyov, kongre görüşmelerinin ortaya çıkardığı ilke uyuşmazlıklarını kastettiğini söyledi. Okurlar anımsayacaklardır, yazıkurulunun dört üyesinin (Plehanov, Martov, Akselrod ve ben) katıldığı tek gerçek ilke tartışması tüzüğün birinci Maddesiyle ilgiliydi; ve Martov ve Starover yoldaşlar, yazıkurulunu “değiştirilmesi”ni savunan savlardan birinin “haksız oportünizm suçlaması” olduğundan, yazılı olarak yakınmışlardı. Bu mektupta yoldaş Martov yazıkurulunun değiştirilmesiyle “oportünizm” arasında açık bir bağlantı keşfetmişti; ancak kongrede, yalnızca “bir tür sürtüşme” imasında, o da çok kapalı olarak değinmekle yetindi. “Haksız oportünizm suçlaması” çoktan unutulmuştu!
[55*] Yoldaş Martov ayrıca şunu ekledi: “Riyazanov böyle bir rolü kabul edebilir, ama, sanırım, çalışmalarından bildiğiniz Martov, bunu kabul edemez.” Bu, Riyazanov’a kişisel bir saldırı olduğu ölçüde, Martov sözünü geri aldı. Bu saldırı, Riyazanov’un kişisel niteliklerinden (bu niteliklere burada değinmenin yeri yok) ötürü değil, Borba grubunun siyasal görünüşünden, siyasal yanılgılarından ötürüydü. Yoldaş Martov, gerçek ya da varsayılan kişisel hakaretleri geri almakta ustadır, ama bu, partiye ders olması gereken siyasal yanılgıları unutmamıza yol açmamalıdır. Borba grubu, kongremizde, “örgüt kaosu”na, “herhangi bir ilke düşüncesinin haklı gösteremeyeceği dağınıklığa” (Yoldaş Martov’un konuşması, tutanaklar, s. 38) neden olmakla suçlanmıştı. Böylesi siyasal bir davranış, yalnızca parti kongresinden önce, genel kaos döneminde, küçük bir grup içinde görüldüğü zaman değil, ama aynı zamanda, parti kongresinden sonra, kaosun ortadan kaldırıldığı bir dönemde, “İskra yazıkurulunun çoğunluğunun ve Emeğin Kurtuluşu Grubunun” saplandığı bir şey olduğu zaman da gerçekten kınanmayı hakeder.
[56*] Bkz: Lenin, Collected Works, Vol. 6, s. 505-506. -Ed.
[57*] En sonunda.- ç.
[58*] Bkz: Lenin, Collected Works, Vol. 6, s. 507-508. -Ed.
[59*] İskracı azınlığın yalpalayışı, istikrarsızlığı ve muğlaklığı kongrede nasıl ifade edilmişti? Birincisi, tüzüğün birinci maddesi üzerindeki oportünist laf cambazlıklarıyla; ikincisi, Akimov ve Lieber yoldaşla kurdukları, kongrenin ikinci yarısında daha da belirginleşen koalisyonla: üçüncüsü merkez yayın organına üye seçme sorununu, darkafalı bir hizip anlayışına, sefil sözlere, hatta kişilerle uğraşma düzeyine indirgemeye hazır olmalarıyla, Kongreden sonra bütün bunlar birer tomurcuk olmaktan çıktı, çiçeğe dönüştü meyve verdi.
[60*] Aydın ve aydınlar tabakası (intellectual and intelligentsia) sözcüklerini, Almanca’daki Literal ve Literatentum karşılığı kullanıyorum. Bu sözcükler, yalnızca yazarları değil, ama genel olarak eğitim görmüş herkesi, serbest meslek sahiplerini, İngilizlerin kol işçisinden ayırmak için kullandıkları bir deyime kafa işçilerini kapsar.
[61*] Bizim martovcuların, Akimov’a ve yanlış yere oturtulmuş bir demokrasiye kayarken, bir yandan da aynı zamanda yazıkurulunun demokratik yoldan seçmine, herkes tarafından daha önceden planlandığı biçimde kongrede seçilmesine öfkelenmeleri, örgiltlenme sorunlarının her türlüsüne bulaştırdıkları kargaşanın aşırı ölçüde karakteristik örneğidir. Sizin prensibiniz bu mu baylar?
[62*] Karl Kautsky, “Franz Mehring”, Neue Zeit, XXII, I, s. 101-103, 1903, n° 4.
[63*] Bkz: Kongre tutanakları, s. 337, 338, 340, 352, vb..
[64*] s. 342. Konseyin beşinci üyesinin seçimi kastediliyor. (Toplam 44 oydan) 24 oy kullanılmıştı, ikisi boştu.
[65*] Birlik Kongresinde yoldaş Martov, Plehanov yoldaşın önergesine karşı şu savı da öne sürdü: “Bu önergeye başlıca itiraz, bu önergenin başlıca kusuru şudur: bu önerge, otokrasiyle savaşımda, liberal-demokrat öğelerle ittifaktan kaçınmamanın, bizim görevimiz olduğu gerçeğini tümden unutuyor. Yoldaş Lenin, bunu bir Martinov eğilimi olarak adlandırabilir. Bu eğilim yeni İskra‘da çoktan ortaya konmuştur.” (Tutanaklar. s. 88.)
Taşıdığı “cevherler”in zenginliği bakımından bu sözler gerçekten çok az bulunur. 1) Liberallerle ittifaktan sözeden tümce tam bir kargaşadır. Yoldaş Martov, hiç kimse ittifaktan söz etmemiştir, yalnızca geçici ya da kısmi anlaşmalardan söz edilmiştir. Bu, tamamen ayrı bir şeydir. 2) Eğer Plehanov’un önergesi inanılmaz bir “ittifak”ı unutuyor ve yalnızca genel olarak bir “destek”ten söz ediyorsa, bu onun kusuru değil, değeridir. 3) Belki de Yoldaş Martov “‘Martinov eğilimleri”ni genel olarak belirleyen şeyin ne olduğunu açıklama zahmetine katlanır? Belki de bize bu eğilimlerle oportünizm arasındaki ilişkinin ne olduğunu söyler? Belki de bu ilişkiyi, tüzüğün birinci maddesine kadar geriye doğru izler? 4) “Martinov eğilimleri”nin “yeni” İskra‘da nasıl ifadesini bulduğunu yoldaş Martov’dan dinlemek için sabırsızlanıyorum. Lütfen Martov yoldaş, beni böyle boşlukta kalmanın azabından kurtarın!


Açıklayıcı Notlar

[1] V. İ. Lenin, Bir Adım İleri, İki Adım Geri (Partimizdeki Bunalım)‘ı yazmak için aylarca çalışmış, Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin (RSDİP’nin) İkinci Kongre tutanaklarını ve kararlarını, her temsilcinin yaptığı konuşmaları, kongrede ortaya çıkan siyasal grupları, Merkez Yönetim Kurulu ve Parti Konseyi belgelerini baştan sona, özenle incelemiştir. Örgütlenme sorunlarını ele aldığı bu çalışmada Lenin, menşevik oportünizme ezici bir darbe indirdi. Kitabın tarihsel önemi, Lenin’in bu kitapta parti üzerine marksist öğretiyi geliştirmesinde, proleter devrimci partinin örgütlenme ilkelerini ayrıntılı bir biçimde incelemesinde ve marksizm tarihinde ilk kez işçi sınıfı hareketi için örgütün önemini küçümsemenin ne denli tehlikeli olacağını göstererek, örgütlenme konusundaki oportünizmin ayrıntılı bir eleştirisini yapmasındadır.
Kitap, menşeviklerin şiddetli saldırısına yolaçtı. Plehanov, Merkez [sayfa 295] Yönetim Kurulunun, kitapla hiç bir ilişkisi olmadığını açıklamasını istedi. Merkez Yönetim Kurulundaki arabulucular, kitabın yayınlanmasını ve dağıtılmasını önlemeye çalıştılar.
Oportünistlerin çabalarına karşın Bir Adım İleri, İki Adım Geri, Rusya’daki ileri işçiler arasında geniş ölçüde yayıldı. Polis kayıtlarına göre, Moskova, Petersburg, Kiev, Riga, Saratov, Tula, Orel, Ufa, Perm, Kostroma, Sçigri, Şavli (Kovno Guberniyası) ve başka yerlerdeki tutuklamalar ve evlerin aranması sırasında kitabın nüshaları bulundu.
Bir Adım İleri İki Adım Geri, Lenin tarafından 1907′de (kitabın başlık sayfasında 1908 yazılıydı) Oniki Yıl derlemesinde yeniden yayınlandı. Bu baskı, 1904 orijinal baskısının Lenin’in el yazısıyla karşılaştırılan tam metnini ve yazarın 1907′de yaptığı bütün ekleri içermektedir. – 3.
[2] İskra (“Kıvılcım”) – Lenin’in 1900 yılı Aralık ayında yurtdışında kurduğu, tüm Rusya’da dağıtılan ilk yasa-dışı gazete. Bu gazete, ekonomistlerin yenilmesinde, dağınık sosyal-demokrat grupların birleştirilmesinde ve Rus Sosyal-Demokrat işçi Partisi İkinci Kongresinin hazırlanmasında kesin ve etkin bir rol oynadı. Gazete, Rusya’ya gizlice sokuluyordu. Polis baskısından ötürü çarlık Rusyası içinde devrimci bir gazete yayınlanması olanaksızdı. Daha Sibirya’da särgündeyken, Lenin, yurtdışında bir gazete yayınlama planını, bütün ayrıntılarıyla uygulamaya girişmişti. Lenin, İskra‘nın ilk sayısını 11 (24) Aralık 1900′de Leipzig’de çıkardı. Bundan sonra Münih’de, Temmuz 1902′den sonra Londra’da ve 1903 ilkyazından başlayarak da Cenevre’de yayınladı.
İskra yazıkurulunda V. i. Lenin, G. V. Plehanov, Y. O. Martov, P. B. Akselrod, A. N. Potresov ve Z. İ. Zasuliç vardı. Gazetenin ilk günlerde sekreteri İ. G. Smdoviç-Leman’dı. Daha sonra, 1901 ilkyazında N. K. Krupskaya yazıkurulu sekreteri oldu. Krupskaya: aynı zamanda, İskra‘nın Rusya’daki sosyal-demokrat örgütlerle yazışmalarını da yönetiyordu. Lenin, yazıkurulunun fiili başkanı ve İskra‘nın her türlü girişiminin yöneticisiydi. İskra‘da yazdığı yazılar, partinin kurulmasıyla, Rus proletaryasının sınıf savaşımıyla ilgili bütün temel sorunları ve uluslararası sahnedeki belli-başlı olayları ele alır.
İskra‘nın çizgisini benimseyen RSDİP grupları ve yönetim kurulları, St. Petersburg, Moskova ve Samara dahil, Rusya’nın birçok kentinde kurulmuştu. İskra örgütleri, Lenin’in eğittiği profesyonel devrimciler tarafından kuruluyor ve onların yönetimi altında çalışıyordu. [sayfa 296]
İskra yazıkurulu, Lenin’in girişimiyle ve doğrudan katılmasıyla partinin program taslağını hazırladı (gazetenin 21′inci sayısında yayınlanmıştır) ve 1903 yılı Temmuz-Ağustos ayında toplanan RSDİP İkinci Kongresini düzenledi.
O zamana kadar Rusya’daki yerel sosyal-demokrat örgütlerin çoğu İskra ile ilişki kurmuşIardı. Onun taktiklerini, programını ve örgütlenme planını benimsiyorlar, İskra‘yı önder organ kabul ediyorlardı. İkinci Kongre, özel bir kararla, partiyi kurma uğrundaki savaşımda oynamış olduğu önemli rolü belirterek, İskra‘yı, RSDİP’nin merkez yayın organı kabul etti.
İkinci Kongre İskra‘nın yazıkuruluna, Lenin, Plehanov ve Martov’u, seçmişti. Eski altı yazıkurulu üyesinin kurulda kalmasında direncin Martov, kongrenin kararına karşın, yazıkurulunda çalışmayı kabul etmedi ve gazetenin 46-51′inci sayıları Lenin’le Plehanov tarafından yayınlandı. Bundan sonra Plehanov, menşeviklerden yana bir tutum takındı ve parti kongresinin seçmeyerek görevden uzaklaştırdığı bütün eski menşevik yazıkurulu üyelerini kurula çağırılmasını istedi. Lenin buna razı olmadı ve 19 Ekim (1 Kasım) 1903′te yazıkurulundan çekildi; Merkez Yönetim Kuruluna seçildi ve menşevik oportünistlere karşı savaşımını buradan yürüttü. İskra‘nın 52′nci sayısını tek başına Plehanov yayınladı. 13 (26) Kasım 1903′te kendi başına hareket eden ve kongreye meydan okuyan Plehanov, eski menşevik üyeleri yazıkuruluna aldı. İskra‘nın 52′nci sayısından itibaren menşevikler, İskra‘yı kendi organları haline getirdiler. Artık bolşevik eski İskra‘nın yerini, menşevik yeni İskra almıştı. – 8.
[3] “Pratik İşçi” adıyla da bilinen menşevik M. S. Makadziyub’un takma adı. – 12.
[4] 1902 konferansı, RSDİP yönetim kurulları ve örgütleri temsilcilerinin toplantısıydı; 23-28 Mart (5-10 Nisan) tarihleri arasında Belostok’ta yapılmıştı. Ekonomistler ve onları destekleyen bundcular, konferansı RSDİP’nin ikinci kongresi haline çevirmeye niyet etmişlerdi. Böylece, Rus sosyal-demokrasisi içinde kendi durumlarını güçlendirmeyi, İskra‘nın artan etkisini kırmayı umuyorlardı. Bu girişim, gerek konferansın bir bakıma sınırlı bir yapıya sahip olması (Rusya’da faaliyet gösteren örgütlerden yalnızca dört RSDİP örgütü konferansta temsil edilmekteydi), gerek ortaya çıkan derin görüş ayrılıkları nedeniyle başarıya ulaşamadı. Özellikle bir İskra temsilcisi, böyle bir konferansın parti kongresinde dönüştürülmesine şiddetle karşı çıktı, bunun için yetkili ve hazırlıklı olunmadığını göstermeye çalıştı. Konferans, partinin ikinci kongresini [sayfa 297] toplamak üzere bir hazırlık komitesi seçti. Ama konferanstan kısa süre sonra, katılanların çoğu ve hazırlık komitesi üyelerinden ikisi polis tarafından tutuklandı. Bunun üzerine, Kasım 1902′de, RSDİP Petersburg Yönetim Kurulu, Rusya’daki İskra örgütü ve Yujni Raboçi grubunun temsilcileri Pskov’da biraraya geldiler, ikinci parti kongresini toplama çalışmalarını yapması için yeni bir hazırlık komitesi seçtiler. – 13.
[5] Bund (“Litvanya, Polonya ve Rusya Genel Yahudi İşçiler Birliği”) -1897′de Vilna’da Yahudi sosyal-demokrat gruplarının yaptığı bir kongrede kuruldu; daha çok batı Rusya bölgesindeki yarı-proleter Yahudi zanaatkarların birliğiydi. Bund, RSDİP’nin Birinci Kongresinde (Mart 1898), özellikle Yahudi proleterleri ilgilendiren sorunlarda bağımsız, özerk bir örgüt olarak partiye katıldı.
Bund, Rus sınıfı hareketine milliyetçi ve ayrılıkçı eğilimleri taşıdı. RSDİP’nin ikinci Kongresi, Bund’un, Yahudi proletaryanın tek temsilcisi olarak kabul edilme isteğini reddettikten sonra, Bund, partiden çekildi. 1906′da, Dördüncü (Birlik) Parti Kongresinin kararı üzerine, Bund yeniden partiye katıldı. Parti içinde bundcular her zaman oportünist kanadı (ekonomistleri, menşevikleri ve tasfiyecileri) desteklediler, bolşeviklere karşı savaştılar. -16.
[6] Raboçeye Dyelo (“İşçi Davası”) -Nisan 1899′dan Şubat 1902′ye kadar ekonomistlerin Cenevre’de düzensiz aralıklarla yayınladıkları bir dergi. Dergi, Yurtdışındaki Rus Sosyal-Demokratlar Birliğinin yayın organıydı. Üçü çift olmak üzere 12 sayı yayınlanmıştır. Raboçeye Dyelo, bernştayncı “eleştiri özgürlüğü” sloganını benimsedi, Rus sosyal-demokrasi hareketinin taktik ve örgütlenme sorunlarında oportünist bir tutum takındı, köylülerin devrimci potansiyelini yadsıdı. Raboçeye Dyelo grubu, işçi sınıfının siyasal savaşımını iktisadi savaşımına bağımlı kılmak şeklindeki oportünist düşüncenin propagandasını, yaptı, işçi hareketinin kendiliğindenliğine tapınma ölçüsünde bağlandı ve işçi sınıfı partisinin önder rolünü yadsıdı. RSDİP’nin ikinci Kongresinde, Raboçeye Dyelo, partinin aşırı sağ, oportünist kanadını temsil etti. -16.
[7] Yujni Raboçi (“Güneyli İşçi”) – Rusya’nın güneyinde 1900 güzünde, aynı adı taşıyan yasa-dışı bir gazetenin çevresinde oluşan sosyal-demokrat bir gruptu.
Ekonomistlerin tersine, Yujni Raboçi grubu, proletaryanın siyasal savaşımını ve otokrasinin devrilmesini başlıca ödev sayıyordu. Tethişçiliğe karşıydılar, devrimci bir yığın hareketini geliştirme gereğini savundular ve Rusya’nın güneyinde geniş bir devrimci [sayfa 298] eyleme giriştiler. Aynı zamanda, liberal burjuvazinin rolünü aşırı abartıyorlar, köylü hareketinin önemini ise görmezlikten geliyorlardı. Bütün devrimci sosyal-demokratları İskra çevresinde birleştirerek merkezi marksist bir parti kurmaya dönük İskra planına karşılık Yujni Raboçi grubu, partiyi, bölgesel sosyal-demokrat birlikler kurarak ortaya çıkarma planını önerdi. Grup, bu planı uygulamak üzere, Aralık 1901′de Güney Rusya’daki parti yönetim kurullarını ve örgütlerini bir konferansta biraraya getirdi. Bu konferansta RSDİP’nin Güney Yönetim Kurulları ve Örgütleri Birliği kuruldu, Yujni Raboçi de bu birliğin yayın organı olarak kabul edildi. Ancak (grubun tüm örgüt planı gibi) bu girişimin de pratik olmadığı ortaya çıktı ve 1902′de girişilen toptan tutuklama hareketi üzerine Birlik çöktü. Ağustos 1902′de, Yujni Raboçi grubunun tutuklanmamış üyeleri, Rus sosyal-demokrasisinde birliği yeniden kurmak üzere ortak çaba harcanması amacıyla, İskra yazıkuruluyla görüşmelere başladılar. Rus sosyal-demokrasisinin gücünü pekiştirmesinde, grubun İskra‘yla dayanışma içinde olduğunu bildiren açıklaması çok yararlı oldu. Kasım 1902′de Yujni Raboçi grubu, ikinci parti kongresinin toplanması hazırlıklarını düzenlemek üzere Rusya’daki İskra örgütüyle, St. Petersburg Yönetim Kuruluyla ve RSDİP Kuzey Birliğiyle işbirliği yaptı ve hazırlık komitesine katıldı. Ancak o dönemde bile Yujni Raboçi grubu tutarlı bir devrimci tutum takınamadı.
RSDİP’nin İkinci Kongresi, öteki bütün gruplar, bağımsız sosyal-demokrat gruplar ve örgütler gibi Yujni Raboçi grubunun da dağıtılmasına karar verdi. -16.
[8] Yurtdışı Rus Devrimci Sosyal-Demokrat Birliği – Ekim 1901′de Lenin’in girişimiyle kuruldu. Görevi, devrimci sosyal-demokrasi fikirlerini yaymak, cenkçi bir sosyal-demokrat örgüt kurulmasına yardımcı olmaktı. Tüzüğüne göre, Birlik, İskra‘nın yurtdışı bölümüydü. Birlik, dışarda yaşayan Rus sosyal-demokratları arasında İskra‘ya taraftar kazandı, gazeteye maddi yardımda bulundu, Rusya’ya sokulmasını düzenledi ve popüler marksist yapıtları yayınladı. İkinci Parti Kongresi, Birliği, yurtdışındaki tek parti örgütü olarak onayladı ve ona Parti Yönetim Kurulu statüsünü verdi, Birliğin, Merkez Yönetim Kurulunun kılavuzluğu ve denetimi altında çalışmasını kararlaştırdı.
İkinci Parti Kongresinden sonra, menşevikler, Birlik içinde sağlamca yerleştiler, Lenin’e ve bolşeviklere karşı savaşa giriştiler. Ekim 1903′te yapılan İkinci Birlik Kongresinde menşevikler, RSDİP’nin İkinci Kongresinde kabul edilen parti tüzüğüyle ters düşen bir [sayfa 299] birlik tüzüğünü onayladılar. O tarihten itibaren Birlik, menşeviklerin kalesi haline geldi; 1905′e kadar varlığını sürdürdü. -16.
[9] Borba (Savaşım) Grubu – 1900 yazında Paris’te doğdu. Gruba, D. B. Riyazanov, Y. M. Steklov ve E. L. Gureviç önderlik ediyordu. Grup, Borba adını 1901′de aldı. Grup, marksist devrimci teoriyi, doktriner ve skolastik bir yönde yorumlayarak çarpıttı ve Lenin’in partinin kuruluşuna ilişkin örgütlenme ilkelerine karşı düşmanca bir tutum takındı. Grup, sosyal-demokrat görüş ve taktiklerden uzaklaştığı, partiyi dağıtıcı nitelikte eylemlere giriştiği, Rusya’daki sosyal-demokrat örgütlerle hiç bir teması olmadığı için, İkinci Kongreye çağırılmadı. İkinci Kongrenin kararıyla grup dağıtıldı. – 23.
[10] Pavloviç, RSDİP’nin İkinci Kongresi Hakkında YoldaşIara Mektup, Cenevre, 1904. – 24.
[11] Raboçaya Mıysl (“İşçilerin Düşüncesi”) – Bir ekonomistler grubuydu, aynı ad altında bir de gazete yayınladı. Gazete Ekim 1897′den Aralık 1902′ye kadar, 16 sayı çıktı.
Raboçaya Mıysl, oportünist görüşleri gayet içtenlikle savundu: işçi sınıfı hareketinin siyasal savaşımına karşı çıktı, tek tek önemsiz reformlar ve daha çok ekonomik reformlarda ısrar ederek, işçi sınıfı hareketinin amaçlarını sınırladı. Hareketin “kendiliğindenliği”ni savunarak, bağımsız bir proletarya partisi kurulmasına karşı durdu, devrimci teori ve bilincin önemini küçümsedi, sosyalist ideolojinin, kendiliğinden gelişeceğini öne sürdü. -33.
[12] 15 Ocak 1904 tarihli İskra‘nın 52′nci sayısının Ek’inde, menşevik yazıkurulu, eski ekonomistlerden A. Martinov’un bolşeviklerin örgütlenme ilkelerine karşı çıkan ve Lenin’e saldıran bir yazısını yayınladı. Martinov’un yazısına düşülen bir notta, İskra yazıkurulu, yazarın bazı düşüncelerine resmen katılmamasına karşın, yazının tümüne katıldığını ve Martinov’un temel önermeleriyle görüş birliğinde olduğunu belirtmiştir. -37
[13] Ekonomizm – Yüzyılın dönümünde Rus sosyal-demokrasi hareketi içinde görülen oportünist bir eğilim. Ekonomistler, çarlığa karşı siyasal savaşımı esas olarak liberal burjuvazi tarafından yürütülmesi gerektiği kanısındaydılar. İşçilerinse, daha iyi çalışma koşulları, daha yüksek ücretler, vb. için yalnızca iktisadi savaşım vermekle yetinmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Partinin önder rolünü ve işçi sınıfı hareketi içindeki devrimci teorinin anlam ve önemini yadsıyan ekonomistler, işçi sınıfı hareketinin, kendiliğinden gelişmesinin zorunlu olduğunu iddia ederlerdi. Lenin Ne Yapmalı? adlı yapıtında ekonomizmi yerden yere vurur. (Bkz: V. Lenin, Ne Yapmalı?, Sol Yayınları, Ankara, 1977.) -48.[sayfa 300]
[14] Otrezki -1861′de Rusya’da serfliğin kaldırılması üzerine, toprak sahiplerinin köylülerden aldığı toprak parçaları. -48.
[15] Bu, bütün toprağın genel yeniden dağıtımını (çorni peredel) ifade eden ve çarlık Rusyasında köylüler arasında çok yaygın olan sloganlardan biri. – 49.
[16] Jorecilik – Fransız Sosyalist Partisinde sağ reformcu kanada önderlik eden Fransız sosyalist Jean Jaurés’nin adından gelen siyasal eğilim. Joreciler, “eleştiri özgürlüğü” isteme görünümü içinde, temel marksist önermeleri değiştirmeye kalkıştılar ve burjuvaziyle işbirliğini savundular. -73.
[17] Zemliya i Volya (Toprak ve Özgürlük) – 1876 güzünde St. Petersburg’da devrimci narodnikler tarafından kurulan bir örgüt. Üyeleri arasında Mark ve Olga Natanson, G. V. Plehanov, O. V. Aptekman, S. M. Karavçinski, S. L. Perovskaya, A. D. ve A. F. Mihaylov da vardı. Zemliya i Volya grubu, Rusya’daki köylüleri başlıca devrimci güç olarak görüyor ve köylüleri çarlığa karşı isyan ettirmeye çalışıyordu. Bu örgütün mensupları, birçok Rus guberniyasında (illerde), Tambov’da, Voronej’de ve başka yerlerde, devrimci bir eylem yürüttüler.
Köylüler arasında ajitasyon çalışmaları yapmak amacıyla örgütün üyeleri, başta Volga boyu ve Rusya’nın verimli orta bölgeleri olmak üzere tarımsal alanlarda kırsal “merkezler” kurdular. İşçiler ve öğrenciler arasında da çalıştılar. Bazı işçi çevreleriyle bağ kurmalarına karşın, Zemliya i Volya, tıpkı öteki narodnik grupçuklar gibi, işçi sınıfının öncü rolünü yadsıdığı için, işçi sınıfı hareketine önderlik edemedi. Ayrıca siyasal savaşımın, olsa olsa devrimcilerin enerjisini gerçek yolundan saptıracağı ve halkla olan bağlarını zayıflatabileceği görüşünde oldukları için, siyasal savaşımın önemini anlayamadılar.
Köylüler arasındaki devrimci çalışmaların başarısızlığa uğraması ve hükümetin gittikçe artan baskısı karşısında, üyelerinin çoğunluğu, amaçlarına ulaşmak için başlıca yol olarak siyasal tethişe dönmeye başladı. Bu konuda keskin anlaşmazlıklar çıktı ve 1879 Haziranında Zemliya i Volya ikiye bölündü: Eski taktikleri destekleyenler (başı Plehanov çekiyordu) Çorni Peredel (Genel Yeniden Dağıtım) adı verilen bir örgütü oluştururken, tethişi savunanlar da (A. İ. Zelyabov ve ötekiler) Narodnaya Volya‘yı kurdular. – 75.
[18] Narodnaya Volya (Halkın İradesi) – Bu grup, Zemliya i Volya’nın bölünmesi üzerine, 1879 Ağustosunda narodnik tethişçilerin gizli siyasal örgütü olarak kuruldu. A. İ. Zelyabov, A. D. Mihaylov, [sayfa 301] M. F. Frolenko, N. A. Morozov, Vera Figner, Sofya Perovskaya, A. A. Kıviyatkovski ve daha başka kişileri kapsayan yüksek bir kurulun yönetimindeydi.
Narodnaya Volya, bir yandan narodnik ütopik sosyalist fikirlere inanırken, temel amaç olarak mutlakiyetin yıkılması ve siyasal özgürlüğün elde edilmesi için siyasal savaşımın gereğine inanıyordu. Lenin şöyle yazmıştı: “Narodnaya Volya üyeleri, siyasal savaşıma girerek ileriye doğru bir adım atmışlardır, ama bu savaşımı sosyalizmle birleştirmeyi başaramamışlardır.” (Lenin, Selected Works, Vol. 8, s. 72).
Narodnaya Volya, çarlık mutlakiyetine karşı kahramanca bir savaş verdi. Ama “aktif” kahramanlar, “pasif” halk yığınları yanlış teorisini izleyerek, toplumu yeniden kurmayı, halkın katkısı olmaksızın, sırf kendi çabasıyla ve bireyci tethişle gerçekleştirmeyi umdu. Aleksandır Il’nin 1 Mart 1881′de katledilmesinden sonra, vahşiyane misillemelerle ve ölüm cezalarıyla hükümet, bu grubun varlığına son verdi. 1880′ler boyunca örgütü yeniden canlandırma girişimleri başarısızlığa uğradı.
Narodnaya Volya‘nın yanılgılarını, ütopik programını eleştirirken Lenin, bu grubun üyelerinin çarlığa karşı kişisel çıkar gütmeyen çabalarını, tekniklerini ve gayet sağlam biçimde merkezileştirilmiş örgütlerini saygıyla anar. – 75.
[19] Manilovizm – Gogol’ün Ölü Canlar‘ındaki Manilov’un adından gelir. Kendini beğenmişlik içinde gönül rahatlığı, boş duygusal düşler, ilkesiz darkafalılık demektir. – 78.
[20] Burada, 1900′deki Hamburg duvarcılar grevi sırasında, Özgür Duvarcılar İşçi Birliği üyelerinden 122′sinin, işçi birliği merkezinin buyrultusunu çiğneyerek parça başına iş yapmaları olayına değiniliyor. Hamburg Duvarcıları İşçi Birliği, sosyal-demokrat üyelerin grev kırıcı davranışları hakkında, bölge sosyal-demokrat parti şubesine şikayette bulunmuş ve Alman Sosyal-Demokrat Partisinin bu konuda karar almasını istemişti. Alman Sosyal-Demokrat Partisi Merkez Yürütme Kurulu tarafından kurulan bir onur kurulu, bu sosyal-demokratların davranışına yermiş, ama partiden çıkarılmaları önerisini geri çevirmiştir. – 82.
[21] S. Zborovski (Kostiç) tarafından kaleme alınan ve kongre tarafından ve kongrece geri çevrilen parti tüzüğünün birinci maddesiyle ilgili önerge şöyleydi: “Parti programını kabul eden, herhangi bir parti örgütünün kılavuzluğu altında partiye yardım eden ve mali katkıda bulunan kişi, parti üyesi sayılır.” – 87.
[22] RSDİP’nin ikinci kongresinde İskra örgütünün 16 üyesi vardı; [sayfa 302] Lenin’in önderliğindeki 9 bolşevik, Martov’un önderliğindeki 7 menşevik. – 100.
[23] İvan İvanoviç ve İvan Nikiforoviç – N. Gogol’ün İvap İvanoviç, İvan Nikiforoviç’le Nasıl Tartıştı öyküsündeki kahramanlar. – 102.
[24] Augen Ahırları – Ahlaksızlığın ve pisliklerin yıgıldığı yer anlamına kullanılır. Yunan mitolojisine göre, Augean’in ahırı 30 yıl temizlenmeden bırakılmış ve Heraklis tarafından bir günde temizlenmiştir. – 103.
[25] Alman Sosyal-Demokrat Partisinin kongresi 6-12 Ekim 1895 tarihleri arasında Breslau’da toplandı. Kongrenin dikkati 1894 Frankfurt kongresinin kararına uygun olarak kurulan tarım komisyonunun önerdiği tarım programı taslağı üzerinde toplanmıştı. Tarım programı taslağı, önemli yanılgıları içeriyordu; özellikle proletarya partisini “tüm halk”ın partisi haline dönüştürme eğilimini yansıtıyordu. Programı, yalnızca oportünistler değil, August Bebel ve Karl Liebknecht de savunmuş ve 1895 kongresinde bu yüzden partili yoldaşlar tarafından kınanmıştı. Tarım programı kongrede Karl Kautsky, Clara Zetkin ve birçok başka sosyal-demokrat tarafından eleştirildi. Komisyon tarafından öne sürülen program, büyük bir çoğunlukla (63′e karşı 158 oyla) geri çevrildi. – 108.
[26] Bunlar Goethe’nin Faust‘unda Margareta’nin sözleridir (Margareta, Faust’u, Mephistopheles’le arkadaşlığından ötürü kınamaktadır.) Clara Zetkin bu sözleri Alman sosyal-demokrat kongresinde, belleğinden aktarmıştı. – 109.
[27] Arakçeyev, A. A. – 18. yüzyılın sonuyla, 19. yüzyılın başlarında yaşamış gerici bir Rus devlet adamı. Arakçeyev adı, azgın bir polis zulmü ve kaba kuvvet dönemini simgeler. – 117.
[28] Osvobojdeniye (“Kurtuluş”) – 1902 Haziranindan 1905 Ekimine kadar, P. B. Struve’nin yönetimi altında, yurtdışında yayınlanan onbeş günlük gazete. Bu gazete, Rus liberal-monarşist burjuvazisinin organıydı. 1903′de, gazetenin çevresinde liberal-monarşistler toplandılar ve (1904 Ocak ayında) liberal-monarşist Osvovobjdeniye Birliği‘ni kurdular. Bu Birlik 1905 Ekimine kadar yaşadı. Birliğin üyeleri Zemstvo anayasacılarıyla birlikte, Rusya’daki başlıca burjuva partisi olan ve 1905′te kurulan Kadet Partisinin çekirdeğini oluşturdular. – 164.
[29] Lenin burada, ekonomist Akimov’un, RSDİP ikinci kongresinde program üzerindeki görüşmelerde yaptığı iki konuşmaya değiniyor. İskra‘nın program taslağına karşı Akimov’un öne sürdüğü itirazlardan biri, programın “proletarya” sözcüğünü yalın [sayfa 303] (nominative) halde değil, ismin (genitive) halinde (örneğin proletaryanın partisi) kullanmasıydı. Akimov, bunun, partiyi proletaryanın üstüne yükseltmek demek olduğunu iddia ediyordu. – 168.

 

Share

About Author

mbayram

(0) Readers Comments

Bir Cevap Yazın